• Blog
  • iletişim
Üç Kardeşin Davası Kısa masal, Üç Kardeşin Davası Kısa hikaye, Üç Kardeşin Davası Çocuk masalları oku

Üç Kardeşin Davası

Kısa masal oku

Üç Kardeşin Davası Masal oku

Üç Kardeşin Davası Hikaye oku

Üç Kardeşin Davası oku

Üç Kardeşin Davası
üç kareşin davası

Diğer çocuklar için paylaşalım

Bir varmış bir yokmuş, Evvel zamanda bir adamın üç oğlu varmış. Onların üçü de evli barklı, oğullu kızlı adamlarmış. Adamın karısı ölüp, kendisi de iyice ihtiyarlamış. Onun için oğullarının evlerinde birer gün kalarak yaşamaya başlamış. Oğullarının hangine gidiyorsa “Oğlum bana iyi bakın, benim çok param var.” diyormuş.

Oğullarının en küçüğü açgözlülük edip hileyle, babasının gözüne görünmeden paraları çalmış. Onları kimsenin bulamayacağı bir yere gizlemiş. Babası parasının çalındığını anlasa da onu hangi oğlunun aldığını anlayamamış. Onun için bir gün oğullarının hepsini yanına çağırıp:

“Paralarım çalındı ama kimin aldığını, nerede olduklarını bilmiyorum. O parayı ölmeden önce aranızda hakça paylaştıracaktım, ama olmadı. Hanginiz aldıysanız beni üzüntüden öldürmeden geri versin” diye ne kadar yalvardıysa hiç biri üstüne alınmamış.

Aradan epey bir zaman geçmiş. Yaşlı adam muradına eremeden ölmüş, oğulları da “Sen aldın, sen bul.” diye birbirlerini suçlayıp davalı olmuşlar.

İşi açığa çıkaramayınca padişahlarına gitmeye karar vermişler. Az gitmişler uz gitmişler sonunda padişahın yanına varmışlar. Bu kadar uzak yoldan gelişlerinin sebebini anlatmışlar.

Padişah onları “Bu kadar uzak yoldan geldiyseniz yorulmuşsunuzdur. Bu gün dinlenin.” deyip hizmetkârlarının birisine onları temiz bir odaya yerleştirip iyi hizmet etmelerini buyurmuş.

Hizmetkâr padişahın buyurduğu gibi onları yerleştirmiş. Akşam da padişahın emriyle üç kardeşe çok güzel pişirilmiş etli pilav vermişler. Padişahın güvenilir bir hizmetkârı da üç kardeşin oturduğu odanın dışında onların konuşmalarını dinliyormuş. Üç kardeş aralarında:

“Padişah bize hürmet edip etli pilav pişirtmiş. Bundan iyisini ne yapalım” diye konuşup tabağın çevresinde oturmuşlar.

Pilavın kokusunu alan en büyük kardeş:

“Bu pilavın eti haram. Hepsi it eti” demiş.

En küçük kardeş de:

“Padişahın kendisi de padişah oğlu değil, bir sığır çobanının oğlu” demiş.

Böylece hiçbirisi o pilavdan yememiş. Bunların konuşmalarını dinleyen hizmetkâr, üç kardeşin sözlerini ve pilavı yemeden bıraktıklarını anlatmış.

Padişah derhal başka bir yemek pişirtip göndermiş. Yine onları dinlemesi için hizmetkârını yollamış. Üç kardeş bu sefer yemeğe hiç bir şey dememiş, karınlarını kurt gibi doyurmuşlar.

Padişahın muhbiri kardeşlerin bu sefer nasıl davrandıklarını gidip padişaha anlatmış. Padişah bu üç kardeşin daha önceki sözlerinden şüphelenip kaygıya düşmüş. Ne yapacağını bilmeden iki askerini “Tan atıp güneş doğmadan pirinç ve et satanları benim yanıma getirin” diyerek görevlendirmiş.

Tan atıp güneş doğarken padişah tahtına oturmuş. Askerleri de o sırada et ve pirinç satanları getirmişler. Padişah ilk olarak pirinç satanı çağırıp:

“Bize sattığın pirinç nerede yetişti, nereden aldın? Kem küm etmeden doğru söyle. Yoksa fena yaparım” demiş.

Adam, padişaha:

“Padişahım, günahımı bağışlayın. O pirinci, yıkılıp düzleşmiş mezarlıkta yetiştirmiştim. Onun bundan başka sakıncası yoktur.” diye cevap vermiş.

Padişah tüccara bir daha bana haram şey satma. Satarsan kötü bir çare bulurum. Hadi git” deyip et satanı çağırtmış. Ona da:

“Dün bize sattığın et neyin etiydi? Doğruyu söylemezsen kötü yaparım.” demiş.

Et satan kasap:

-Bir koyunum kuzuladıktan sonra öldü. Kuzusu da körpecikken yetim kaldı. Ne yapacağımı bilemedim. Encikli köpeğime kuzuyu da emdirdim. Dün size sattığım et işte bu kuzunun etidir. O da ben dükkânda yokken size satılmış” diye cevap vermiş.

Padişah buna da pirinççiye dediklerini söyleyip onu salıvermiş. Sonra kendi kendine:

“Bu üç kardeşin söylediklerinin ikisi doğru çıktı. Benim de bir sığır çobanının oğlu olduğum doğru olsa gerek” deyip bu sözün doğruluğunu yanlışlığını annesine sormuş. Annesi:

“Sen benim öz oğlum değilsin. Benim kızım olmuştu. O gece çobanın da oğlu oldu. Babanı çağırıp, ona yalvarıp yakarıp kendi kızımı ve birçok kıymetli mücevher vererek seni aldım, kendime oğul edindim. Bunu sadece annen baban, ben ve en sadık halayığım biliyoruz. Böylece sen padişah oğlu oldun. Zamanı gelince de padişah oldun” demiş.

Bu sözlerden sonra padişah annesine:

“Şu sıralar halledilmesi çok zor bir mesele çıktı. Bu meseleyi çözebileceğimden şüpheliyim. Onun için o kızını bana getir. Bu davayı o kız çözsün. Yoksa rezil rüsva olacağım” diye annesine yalvarmış.

Padişahın annesi ayıbının ortaya çıkmasına üzülüp hemen gitmiş çobana yalvarıp yakarıp kızı getirmiş.

Padişah bu kıza üç kardeşin niçin geldiklerini anlatıp “Bunların davasını sen halledemezsen, başka da çözecek adam yok. Onun için bu sefer gayret et” demiş.

Kız:

“Bu işte hiçbir zorluk yok. Beni bir yere oturtun. Sonra da önce onların büyüğünü, sonra ortancasını en sonra da küçüğünü sırayla benim yanıma getirin. Onların üçüyle de konuşup parayı hangisinin aldığını tespit ederim.” demiş.

Kızın söylediği gibi yapmışlar. Padişah hizmetkârlarına kardeşin en büyüğünü kızın yanına götürmelerini buyurmuş.

Kız, oğlanı uygun bir yere oturtup, “Şimdi sana daha önce olmuş bir vakayı anlatacağım. Sen iyi kulak verip dinle. Hikâyenin sonunda sana soracağım soruya kendi fikrince cevap ver.” demiş.

Oğlan da:

“Tamam, anlatın. Ben de iyice dinleyip, kendime göre cevap vereyim” demiş.

Kız oğlana hikâyeyi anlatmaya başlamış:

“Dinleyecek olursan, evvel zamanda iki tane çok samimi arkadaş varmış. Onlar birbirlerini yürekten sevdikleri için ahretlik kardeş olmuşlar. Onların doğup büyüdükleri, yaşadıkları şehirler ayrıymış. Bunlardan birisi evlenmiş ama gelin babasının evinden gelmemiş. Diğeri de henüz evlenmemiş, genç bir yiğitmiş. Bu bekar oğlan, evli dostunu birkaç günlüğüne ziyarete gelmiş.

Bir gün bu şehirde büyük, bol misafirli bir şölen yapılıyormuş. Bu iki kardeş de bir güzel giyinip bu şölene gitmişler. Şölende misafirler kadın erkek tahmin edilemeyecek kadar çokmuş. Birbirlerinin elinden tutmasalar, bu kalabalıkta kaybolmak işten bile değilmiş. Onlar birbirleriyle el tutuşup yürümeyince, bir birlerini kaybetmişler. Bu iki kardeşin bekâr olanı yüzü peçeli bir gelinin önünden geçerken rüzgâr kızın yüzündeki peçeyi kaldırmış. Oğlan onun güzelliğini görünce kendinden geçip bayılmış. Oğlanın bayıldığını gören insanlar hemen onun çevresine toplanıp onu kendine getirmeye çalışmışlar. Oraya onun kardeşi de gelmiş. Bakmış kardeşi baygın yatıyor. Ne kadar sorsa da ona ne olduğunu kimse bilmiyormuş.

O da baygın kardeşini sırtına alıp insanlardan uzak bir yere götürmüş. Yatırıp yüzünü yellemeye başlamış. Baygın oğlan yavaş yavaş kendine gelmiş. Başını kaldırmaya çalışmış ama halsizlikten yine yere koymuş. O zaman kardeşi ona:

“Sen nasıl bu hale düştün. Ne olduysa saklama da bana söyle. Derdine derman bulamazsam evimde rahat uyumayayım.” demiş.

O zaman kardeşi:

“Şölende bir gelinin peçesini rüzgâr kaldırınca gözlerim onun yüzüne ilişti. Ben de bütün benliğimle âşık olup kendimden geçtim. Eğer onu elde edemezsem muhakkak ölürüm” deyip başını tekrar yere koymuş.

Bu iki kardeşin evli olanı usta bir ressammış. Kardeşine:

“Sen o gelinin özelliklerini baştan ayağa bana anlat. Ben de onun resmini yapayım. Sonra onu aramaya çıkarım. Onu bulup getirinceye kadar evimde rahat yatmayayım” demiş.

Bayılmış olan oğlan o gelinin bütün özelliklerini bir güzel anlatmış. Diğeri de gelinin resmini çizmiş. Böylece evli olan kardeş gelini aramaya çıkmış. Bayılmış olan da kalkıp evine gitmiş.

Ressam da o gelini köy köy, köşe bucak aramaya başlamış. Evine geldiğinde misafirhanede yatıp, ertesi gün aramaya devam ediyormuş.

Bunun o gelini aramaya başlamasından bir süre sonra karısı babasının evinden çıkıp gelmiş. Bu oğlan her gün akşam misafirhaneye geldiğinde hizmetçi ve uşaklar onun karısına “Kocan misafirhaneye geldi. Senin yanına da gelir” diyorlarmış.

Gelin bir gün beklemiş iki gün beklemiş ama kocası hiç gelmemiş. Sonunda bir gün kocası misafirhaneye geldiğinde, kadınların birini gönderip eve çağırtmış.

Oğlan yine gelmemiş. Gelin “Kocama ne oldu acaba?” diye meraklanıp misafirhaneye gitmiş. Kocasına:

“Sana ne oldu? Niye gündüzleri hiç görünmüyorsun? Gece de evime hiç gelmiyorsun? Çağırdığım zaman da hiç gelmiyorsun. Artık beni sevmiyorsan, görmek istemiyorsan, kendini böyle helak etme de beni kovuver.

Bensiz rahat yaşa. Böyle devam ederse ikimiz de helak olacağız. Ellere eğlence konusu olacağız. Kalk eve gidelim ya da beni kovup rahat yaşa!” demiş.

Kocası bir geline bir elindeki resme dikkatli dikkatli bakıp karısına:

“Geçende yapılan şölende benim ahretlik kardeşim bir geline âşık oldu. Orada kendinden geçip uzun süre yattı. Onun tarifine göre o gelinin resmini çizdim. Âşık olduğu gelini bulup ona getirinceye kadar evimde rahat yatamayayım, diye ona söz verdim. Kardeşimin söylediklerine ve benim yaptığım resme göre onun âşık olduğu gelin senden başkası değil. Onun için sen kesinlikle benim kardeşimle tanışmalısın. Bundan sonra sen onunla tanışıncaya kadar bana rahat yoktur.”demiş.

Böyle deyip kendi karısını, ahretlik kardeşine göndermiş. Gelin kocasının ahretlik kardeşine doğru yola çıkmış. Az gitmiş uz gitmiş uçsuz bucaksız bir yere ulaşmış burada eşkıyalara rast gelmiş. Eşkıyaların başı bu gelini kendine almak istemiş. O zaman gelin, kimin karısı olduğunu ve nereye niçin gittiğini bir güzel anlatmış. Sonra da: “Sende de şimdi vicdanın neyi elveriyorsa onu yap” demiş. Eşkıyaların başı geline:

“Biz de kendimizi senin kocandan daha kötü sayamayız. O böyle büyük bir mertlik gösterdiyse, biz de ondan aşağı kalmayız. Bizden yana için rahat bir şekilde git. Dönerken de yine bu yoldan gel” demiş.

Ondan sonra gelin devesine binip hemen yola koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş, sonunda kocasının ahretlik kardeşinin yanına varmış. Birbirlerine sıhhatlerini sorduktan sonra gelin, oğlana kendisinin kim olduğunu ve niçin onun yanına geldiğini, yolda eşkıyalara rastlayışını, eşkıyaların başının söylediklerini bir bir anlatmış. Kocasının ahretlik kardeşi:

“Durum böyleyse benim senin için kötü düşünmeye hakkım yoktur. Önceki niyetimden ve amacımdan vazgeçtim. Tüm kalbimle tövbe ediyorum” demiş.

Ondan sonra gelini öz kardeşi gibi görmüş ve dönünceye kadar ona saygılı davranmış. Geriye dönerken de, son derece kıymetli eşyalar vererek onu yola salmış.

Gelin geldiği yoldan geri dönmeye başlamış. Az gitmiş uz gitmiş, eşkıyaların bulunduğu yere gelmiş ve onlara rastlamış. Eşkıyaların başı, gelinden kocasının kardeşine varışını ve onun gösterdiği hürmeti dinleyip: “Bizde aşağı kalmayız” diyerek kıza hürmet etmiş. Kıza kıymetli eşyalar verip sağ salim yola salmış.

“Kız yoldan, vardığı yerde başına gelenleri, gördüklerini işittiklerini kocasına bir güzel anlatmış. Kocası da rahatlamış. Böylece kardeşine verdiği sözü tutmuş bir adam olarak karısıyla rahat bir yaşam sürmeye başlamış.

Kız bu hikâyeyi anlattıktan sonra davacı kardeşlerin en büyüğüne “Bu hikâyedeki kişilerin en merdi hangisi?” diye sormuş.

Büyük kardeş:

“Onların üçü de çok mertmiş” diye cevap vermiş.

Kız ona iyi kötü hiçbir şey söylemeden, padişahın misafirhanesine dönmesine izin vermiş.

Sonra üç kardeşin ortancası kızın yanına gönderilmiş. Kız buna da diğerine anlattıklarını baştan sona tekrarlayıp:

“Onların hangisi mert?” diye sorunca ortanca kardeş de:

“Onların hepsi de çok mert insanlarmış” diye cevap vermiş.

Kız ona da iyi kötü hiçbir şey demeden, gitmesine izin vermiş.

Son olarak üç kardeşin en küçüğü kızın yanına gelmiş. Kız ona da yukarıdaki sözleri tekrarlayıp “Onların hangisi mertmiş” diye sormuş.

En küçük kardeş:

“Hepsinden merdi eşkıyaların başıymış. Onlara başka kim rast gelse hürmet etmeyip, onun gönlünü hoş tutup yollamazlar. Ama bu sefer büyük bir mertlik gösterip böyle güzel bir kadını kendisine karı olarak edinmedi. Üstelik çok kıymetli şeyler verip sağ salim yola saldı” diye cevap vermiş.

Kız ona:

“Niçin kardeşlerini böyle üzüyorsun. Maskara olmak istemiyorsan aldığın parayı ver. Vermezsen padişahın gazabına uğrarsın” demiş.

Oğlan:

“Parayı vermek zor değil. Ama hırsız damgası yemek çok kötü bir durum” demiş. Kız:

“Sen o parayı hemen çıkar ver. Ben senden aldığımı söylemeden, padişahın yanında, kendimden veriyormuş gibi tekrar size veririm” deyip oğlandan çaldığı paraları almış. Padişahın misafirhanesine dönmesine izin vermiş.

Bir müddet sonra padişah üç kardeşi yanına çağırıp:

“Çalınan paranız başka yerden bulundu. Bundan sonra birbirinizi üzmeyin. Ufacık bir şey için başkalarının da başını ağrıtıyorsunuz. Böyle yapmayın. Paranızı alıp evinize yollanın” diyerek paralarını vermiş ve onları uğurlamış.

  • twitter
  • Facebook
  • Instagram
  • Googe+
  1. Anonim dedi ki:

    para ile

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.