Türk Masallari





Su akar gider denize kavuşur.

Ay güneşi kovalar gece olur.

Masal ülkesinde bir telaştır başlar: Padişah kızının bu geceki masalı hazır mıdır? Aynacık nerede? Hadi acele edin. Uyku krallığı bizden önce davranırsa gücümüzü yitiririz.

Ve sevgili aynacık son anda nefes nefese bir masal ile gelir: Kusurumuza bakmayın prensesim. Ceylanları bir araya getirmek zaman aldı…

Adı belki de hiç duyulmamış ülkenin birinde, bir delikanlı annesiyle beraber yaşarmış. Küçük bir dağ köyünde, minicik evlerinde güzel günler ve güzel geceler geçirirlermiş. Sofralarından bereket, yüzlerinden tebessüm hiç eksik olmazmış. Babalarını çok çok eskiden, delikanlı henüz bir bebekken kaybetmişler. İşte o zaman anne-oğul yalnız kalmışlar. Üzülmüşler, ağlamışlar; fakat yapabilecekleri bir şey yokmuş.

Küçük bir bahçeleri varmış minik evlerinin önünde. Onu ekip-dikerle, onun sayesinde karınlarını doyururlarmış. Ne az diye yakınırlarmış, ne de daha çok olsun diye aranırlarmış.

(more…)




Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde güzel ülkelerden birinde, bir padişah yaşarmış üç erkek evladıyla birlikte. Evlatları büyümüş, yakışıklı birer delikanlı olmuş yıllar geçince. Derken, padişah oğullarının mürüvvetini görmek istemiş:

“-Hadi evlatlar, buyurun evlenin” demiş. Demiş de, üç delikanlı, evlenecek kız görememiş çevrelerinde.

“-Hani padişah babamız, kısmetimiz nerede?” diye sormuşlar, evlenecek kimsecikler bulamayacakları endişesiyle. Padişah bu, bütün düğümleri çözmek onun görevi. Düşünmüş nerede, nasıl bulabilir evlatlarının kısmetini. Sonunda karar vermiş, üçünü de çağırtmış yanına. Birer ok ile yay uzatmış onlara:

(more…)




Çoban Ali, bütün gün dağlarda, bayırlarda koyunlarını otlatır, onlara kaval çalarak vakit geçirirmiş. Çoban Ali doğanın ortasında koyunlarıyla başbaşa olduğu için pek konuşmazmış. Kiminle konuşsun ki? Konuşmaya gereksinim duyduğunda kavalını çıkarır, ona düşüncelerini üflermiş yanık yanık.

(more…)




Anne Ördek sabırla yumurtalarının kırılmasını bekliyordu. Vakit tamamlanınca ördek yavruları yumurtalarından çıkmaya başladılar. Fakat en son ve en büyük yumurta bir türlü kırılmıyordu. Sonunda yumurtanın beyaz kabuğu çatladı. Diğerlerinden daha gri ve farklı olan ördek yavrusunun küçük kafası göründü. Anne ördek yeni doğan yavruya bakarak ; “Umarım değişir..” dedi şevkatle. Zaman ilerliyordu ama ördek yavrusunun rengi hala griydi. Kümesin bütün hayvanları onunla alay ediyorlar, ona “çirkin ördek yavrusu” diye sesleniyorlardı.

(more…)




Yoksul bir oduncu, ıssız bir ormanın kıyısındaki küçük bir kulübede karısı ve üç kızıyla birlikte oturuyormuş.

Bir sabah yine işine giderken karısına demiş ki:

- Bugün öğle yemeğimi büyük kızla ormana gönder. Çünkü öğleye kadar işimi bitiremeyeceğim. Kız yolunu şaşırmasın diye yanıma bir torba darı alıp yollara serpeceğim.

Güneş ormanın tepesine kadar yükselince, kız bir tas çorbayla yola çıkmış. Fakat ormanlarda, kırlarda uçuşan serçeler, çayır kuşları, ispinozlar, kara tavuklar, kanaryalar darı tanelerini çoktan toplayıp yemişlermiş. Bu yüzden kız yolu bulamamış. Gün batıncaya, gece oluncaya kadar sağ ve esen dolaşıp durmuş. Gecenin karanlıkları içinde ağaçlar uğulduyor, baykuşlar ötüyormuş. Kızın içine bir korku girmeye başlamış.

O sırada uzakta, ağaçların arasında parıldayan bir ışık görmüş:

- Orada insanlar olsa gerek. Bunlar beni gece yanlarında misafir ederler diye düşünmüş; ışığa doğru ilerlemiş.

Çok geçmeden bir evin önüne varmış. Pencerelerinde ışık görünüyormuş. Kız kapıyı çalmış. İçeriden boğuk bir ses:

- Gel! Diye bağırmış.

Kız evin karanlık taşlığına girmiş. Odanın kapısını vurmuş. Aynı ses:

- Girsene içeri demiş. Kız kapıyı açtığı zaman saçı sakalı bembeyaz bir adamın masanın başında oturduğunu görmüş.

Adam yüzünü iki eliyle kapamışmış. Ak sakalı masanın üzerinden yere kadar uzanıyormuş. Sobanın yanında üç hayvan uzanmış, yatıyormuş: küçük bir horoz, mini bir tavuk, alaca tüylü bir inek..

Kız başından geçenleri yaşlı adama anlatmış. Geceyi geçirmek için ondan bir yer istemiş. Adam hayvanlara seslenmiş:

- Güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz?

Hayvanlar hep bir ağızdan:

- Bizce uygun! Demişler

- Yaşlı adam kıza dönerek:

-Burada her şeyden bol bol var! Haydi ocağa git, bize akşam yemeği pişir! Demiş. Kız mutfakta ne aradıysa bulmuş. Güzel bir yemek pişirmiş, ama hayvanları hiç düşünmemiş. Doldurduğu tabakları sofraya getirip koymuş. Ak saçlı adamın yanına oturmuş, karnını tıka basa doyurduktan sonra:

-O kadar yorgunum ki demiş, uzanıp uyuyacağım yatak nerde?

Hayvanlar seslenmişler:

- Onunla yedin içtin bizleri düşünmedin. Geceyi nerede geçirirsen geçir!

Bunun üzerine yaşlı adam:

(more…)






Bir varmış bir yokmuş, bir anne serçe ve onun dört tane birbirinden şirin yavrusu varmış. Serçe sıcak yaz aylarında yuvasında yavrularını büyütüyormuş. Gündüzleri yavruları için yem topluyor, gün boyu bir kaç kez yuvaya dönüp küçükleri besliyormuş. Her geçen gün yavrularının büyüdüğünü, güçlendiğini görüyor ve seviniyormuş.
Sonbahara doğru yavrular artık iyice büyümüş, yuvada hoplayıp zıplamaya, kanatlarını denemeye başlamışlar. Bir gün yine kanatlarını denerlerken, birden çıkan rüzgar yaramaz yavruları alıp yuvadan uçurmuş.
Anne serçe, akşam döndüğünde yavrularını göremeyince çok üzülmüş. Onların artık uçabilecek kadar büyüdüğünü biliyormuş, ama hayata dair nasihatlar vermeden, onlarla vedalaşmadan gittiklerine çok üzülmüş.

Kış ayları yaklaştığında, anne serçe tarlada yem toplarken birden yanına doğru uçan dört küçük serçe görmüş. Yavrularını hemen tanımış. Birbirlerini kucakladıktan sonra anneleri onlara nasıl yaşadıklarını sormuş.

(more…)




BIRINCI ŞEYHIN OYKUSU

Birinci şeyh şunları anlatmış:

Bil ki ey yüce ifrit, şu gördüğün ceylan, benim amcanım kızıydı

1; ve benim etim, kanım gibiydi. Onunla daha pek gençken evlendim

ve birlikte otuz yıl yaşadık. Allah ondan çocuk sahibi olmamı istemedi.

Bunun üzerine bir cariye edindim. Allah’ın lütfuyla bana dolunay

kadar güzel bir oğlan çocuğu doğurdu; hoş gözleri, birleşik

kaşları ve kusursuz bîr yapısı vardı. Yavaş yavaş on beş yaşında bir

delikanlı oluncaya kadar büyüdü. O sırada önemli bir iş için uzak

bir kente gitmek zorunda kaldım.

Amcamın kızı, şurada gördüğünüz ceylan, çocukluğundan beri

büyücülüğe ve sihir sanatına kendini kaptırmış imiş; sihirbazlık bil-

gisiyle, oğlumu buzağıya, annesi olan cariyeyi de ineğe dönüştürmüş;

sonra da bunları çobanımızın bakımına terk etmiş.

Ben, uzun bir süre geçtikten sonra geziden döndüm. Oğlumdan

ve annesinden haber sordum; amcamın kızı bana, “Cariye öldü;

oğlun kaçtı; nereye gittiğini bilmiyorum” dedi.

Bütün bir yılı, yüreğimin acısıyla, gözüm yaşlı geçirdim.

O yılın kurban bayramı gelince, çobandan, bana semiz bir inek

ayırmasını söyledim; bana iyice semiz bir inek getirdi -ama bu, şu

ceylanın büyülediği cariyemdi- yenlerimi kıvırdım, giysimin eteklerini

topladım ve bıçak elde, ineği kurban etmeye hazırlandım. Birdenbire

bu inek inlemeye ve alabildiğine gözyaşları dökmeye başladı.

Bunu görünce duraksadım; onu kurban etmesini çobandan iste-

dim. isteğimi yerine getirdi; sonra da derisini yüzdü. Ama onda ne

et ne de yağ bulduk; sadece deri ve kemikten oluşmuştu, O vakit,

bunu kurban ettiğime pişman oldum; ama pişmanlık neyime yarayacaktı?

Bunun üzerine onu çobana verdim ve dedim ki, “Bana iyice

yağlanmış bir buzağı getir!” O da bana büyüyle buzağı haline getirilmiş

oğlumu getirdi.

(more…)





Ey bahtı güzel şahım, vaktiyle tacirler içinde, pek çok serveti

ve tüm ülkelerde ticari ilişkileri olan bir tacir varmış.

Bir gün, atına atlayıp işinin gerektirdiği bir yere gitmek üzere

yola çıkmış. Sıcak pek fazla olduğundan, bir ağacın altında oturmuş;

elini azık torbasına sokarak oradan birkaç lokmalık yemek ve hurma

çıkarmış; hurmaları yiyip bitirince çekirdeklerini ileriye fırlatmış;

ama birdenbire önünde uzun boylu bir ifrit belirmiş ve kılıcını

sıyırarak tacire yaklaşmış ve haykırmış; “Ayağa kalk, çocuğumu öldürdüğün

gibi ben de seni öldüreceğim!” demiş. Tacir, ona “Ben senin

çocuğunu nasıl öldürebilirim?” diye sorunca* ifrit, “Hurmalarıyiyince

çekirdeklerini fırlattın. Çekirdekler oğlumun göğsüne çarptı;

onu yaraladı ve hemen oracıkta öldü” demiş. Bunun üzerine tacir ifrite,

“Bil ki ey yüce ifrit! Ben inanç sahibi bîr insanım, yalan nedir

bilmem ve de çok zenginimdir; çocuklarım ve bîr de eşim var. Sonra,

evimde bana emanet edilmiş mallar bulunuyor.

(more…)




Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir karı koca varmış.

Bu karı kocanın bir kızı olmuş. Kız, elbebek gülbebek büyütülmüş, ama hiç iş öğrenememiş. Bunun için adına Tembel Kız denilmiş.

(more…)




Masal bu ya, uzak bir ülkede, kara bulutların karamsarlık yağdırdığı yüzyıllar yaşanırmış. Kara bulutların arasından güneş bir yolunu bulup görünemezmiş bir türlü. O ülkede doğan hayvanlar olsun, insanlar olsun hiç güneş yüzü görmeden ölür gidermişler.

Yalnız bir söylence içinde geçermiş güneşin adı. Bunun için de kimse güneşin varlığına inanmazmış… Bu karanlık ülkede herkes birbirine kızar, arkasından konuşur, kavga ederek yaşamlarını sürdürürmüşler. Bu sıkıcı yaşam biçiminden, insanlar mutsuzmuşlar. Yüzlerinden düşen bin parça olurmuş. Sokakta yürüyenler sıkça görünmezmiş. Tek tük asık yüzlü insanların, paltolarının yakasını kaldırarak saçakların altından hızla ilerlediği görülürmüş ama; genelde sokaklar boş, ıslak ve karanlıkmış.

vYalnız başı boş aylakça dolaşan hayvanlar varmış. Evlerin kepenkleri çoğu zaman kapalı dururmuş. İçeriden ara sıra ağıt, ya da yas çığlıkları duyulurmuş. Bu karamsar, ıslak ve çamurlu ülkenin uzak bir köşesinde, bir bahçe içindeki kulübede, tek başına yaşıyan bir adamcağız varmış. Evinden pek çıkmaz, kimseyle konuşmaz, kitap okur ya da bahçesi ile uğraşırmış. Aslında zamanının çoğunu bahçesinde geçirirmiş. Amacı bahçedeki balçığı temizleyip, kara toprak üzerinde çim ve çiçek yetiştirmekmiş.

Söylenceye göre; yeşillik, güneşi geri getirecekmiş. Söylence belki de doğrudur diye, sabahları erkenden kalkar, bahçeyi balçıktan temizlemek için saatlerce uğraşırmış. Bu çok zor bir işmiş. Sürekli yağan yağmur altında çamurları temizlemek için harcanan çaba, bir başka çamur ve pis su göleti oluşturmaktan öteye gitmiyormuş.

(more…)




Bil ki kızım, bir zamanlar büyük zenginlikleri ve sürü hayvanları

olan bir tacir varmış. Bu tacir evliymiş, çocuk sahibiymiş. Yüce

Tanrı ona kuşların ve hayvanların dilinden anlama yeteneği de vermiş.

Bu tacirin ev yeri, nehir kıyısında verimli bir toprakmış ve çiftliğinde

bir eşek ile bir öküz varmış.

(more…)




- Hey baksana bana! Ben güzel miyim?

- Niye sordun?

- Merak ediiyorum. Çirkin mi yoksa güzel miyim?

- Güzelliğin yorumu bakana göre değişir. Ben seni güzel bulabilirim ama bir başkası seni itici ve sevimsiz bulabilir.

- Nasıl olur bu?

- Nasıl baktığına, seni nasıl yorumladığına göre değişir. Sende beklediğini bulabilirse sana yakın olur. Yoksa senden bucak bucak kaçar, istemez seni.

Bu sözleri söyledikten sonra, kendinden emin bir tavırla gözlerini yumdu, başını ön ayaklarının arasına sokup, kaldığı yerden uykusunu sürdürdü. Karşısındaki yerinde duramıyordu. Küçücük pencesini uzatıp yavaşça ona dokundu. Birden gözlerini açtı.

(more…)




Dedem Korkut’un dediği gibi: Yıllar önce, develer tellal iken, ben babamın beşiğini sallar iken, doğruluklar ülkesinde insanlar mutluluk içinde yaşaryormuşlar. Tüm insanları mutlu etmenin yolunu bulmuş olduğu için herkes Kral’ı çok seviyormuş.

Bu ülkede herkes gücünün yettiği kadar çalışırmış. Toplanan gelirden gereksinimleri kadar pay alırmış. Ülkede herkes canla başla çalışırken yalnız Kral çalışmaz, çalışanların ürettiğini satıp gelir toplama işini üstlenerek çalışmalara katkıda bulunurmuş. Kral toplanan gelirin dağıtımını kendi yönetir, haksızlık olmamasına özen gösterirmiş.

Bir gün ülkeye tembel bir adam gelmiş. Ülkeyi çok sevmiş. Ülkede yaşamak için Kral’dan izin istemiş. Kral, yaşamla ilgili tüm kuralları anlatmış. Bu kurallara uyduğu sürece ülkede yaşayabileceğini söylemiş. Yabancı adam ülkeye kabul edilince, sevinç içinde Kral’ın yanından ayrılmış ve yeni ülkesinde diğer insanlar gibi yaşamaya başlamış.

(more…)




Uçsuz bucaksız düz bir ovanın ortasında, gökyüzüne doğru uzanan yüce bir yanardağ varmış. Görkemli görüntüsüyle, dimdik, alımlı duruşu ile taa uzaklardan, herkesin ilgisini çekermiş. Tepesi çoğu zaman bulutlarla kaplıymış. Bazen bulutların arasından ak saçları, beyazlaşmış sakalı görünür, ama yüzü pek seçilmezmiş. O hep kendi dünyasında, bulutların arasına sakladığı başıyla sesizce ovayı gözlemlermiş bir bekçi gibi. Bazı günler, ova halkı onun gülmeyen yüzünü, çatık kaşlarını bile gördüklerini sanırmış.

Bir söylenceye göre bu sönmüş yanardağ, çok eskilerde buraların tek hakimi olan Ulu Kral’ın ta kendisiymiş. Ulu Kral, bir gün üzüntüden ovanın otasında ağlamaya başlayınca bu yanardağ oluşmuş. Akan lavlarla yanardağ göklere kadar yükselmiş, ova halkını acılara boğduktan çok sonra durulmuş, bugünkü konumuna dönmüş. Söylenceye göre yanardağın tepesindeki bulutlar, Ulu Kral yeniden insan oluncaya kadar dağın tepesini ova halkından saklayacakmış. Ova halkı, Ulu Kral yine öfkelenirse, yanardağ korkunç lavlarını çevreye saçabilir diye çok korkarmış.

(more…)




Denizin kıyısındaki küçücük bir kumsalın çevresini saran tepeler, kumsalın iki yanından denize doğru yengeç kolları gibi uzanmıştı. Kumsal, kollarını açmış, denizi kucaklamak istiyordu… Denize uzanan kayalara dalgalar çarpıyor, köpürerek beyazlaşıp üstlerini örtüyordu. Dalgalar çekilince, kayaların koyu renkli ıslak çıplaklığı görünüyordu…

Küçücük kumsal, koyun içindeki denizle kucaklaşmış sessizce güneşlenirken, çevredeki tepelere doğru bakınca, kumsalın yeşil otlar arasında kaybolduğu, ileride yeşil örtünün, yer yer ağaçlarla gölgelendiği görülüyordu. Burası insan eli değmemiş, doğanın en güzel köşelerinden birisiydi…

İşte masalımız bu güzel doğa parçasında, dalgaların dövdüğü kayaların hemen dibinde geçer…

* * * * * * *
 
 
(more…)




 Vaktiyle bir asker varmış. Uzun yıllar krala canla başla hizmet etmiş. Savaş sona erip de asker, aldığı birçok yara yüzünden daha fazla hizmet edemeyecek duruma gelince, kral kendisine demiş ki:

- Köyüne gidebilirsin, bundan sonra sana gereksinmem yok. Artık eline para geçmeyecek, çünkü bana karşılığında hizmet eden ücret alır.

Bunun üzerine asker, şimdiden sonra nasıl yaşayacağını bilememiş. Tasalı tasalı çıkıp gitmiş. Akşamleyin bir ormana varıncaya kadar boyuna yürümüş. Ortalık kararınca bir ışık görmüş, yakınına gitmiş, bir eve gelmiş. İçeride bir cadı oturuyormuş.

Asker ona:

- Bana geceleyin yatacak bir yer, bir parça yiyecek, içecek ver. Yoksa ölüyorum! Demiş.

Kadın:

- Yolunu şaşırmış bir askere kim ne verir ki? Ama ben merhametli davranacağım. İstediğimi yaparsan seni kabul edeceğim! Demiş.

- Ne istiyorsun?

- Yarın bahçemi kazacaksın!

Asker razı olmuş. Ertesi gün olunca var gücüyle çalışmış. Fakat akşam olmadan işi bitirememiş.

Cadı:

- Görüyorum ki, demiş, bugün daha fazla yapamayacaksın. Bir gece daha seni alıkoyacağım. Buna karşılık yarın bana bir yük odun yarıp parçalayacaksın.
(more…)




Bir varmış, bir yokmuş…Çok söylemesi günah, az söylemesi sevapmış… Allah’ın kulu dağdan, taştan çokmuş…

Masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı…

Vakti zamanında bir kadının üç oğlu varmış. Kocası yeni öldüğü için fakirmişler. Hazıra dağlar dayanmaz, derler. Ellerindeki, avuçlarındaki tükendikten sonra geçim sıkıntısı çekmeye başlamışlar.

Bir gün kadın, üç çocuğunu da yanına çağırarak:

Artık büyüdünüz, yetiştiniz, demiş. Çalışıp hayatınızı kazanmalısınız. Evde ne para, ne de yiyecek kalmadı. Gidip kendinize iş bularak çalışın. Ben de komşularda çamaşır yıkayarak geçinirim… Üç kardeş, torbalarına kuru ekmek, peynir, biraz da soğan koyarak analarına veda edip yola çıkmışlar.

Az gitmişler, uz gitmişler… Öğleye doğru bir su başına varmışlar. Yemek yiyip dinlenmek için oturmuşlar.

Büyük kardeş demiş ki :

Üçümüzün torbasında da yiyecek var. Daha ne kadar yol gideceğimiz belli değil. Yiyecekleri bitirirsek, belki aç kalırız. Onun için şimdi birimizin torbasındaki yiyecekleri yiyelim. Öteki torbalarda bulunan yiyecekler kalsın. Sonra da sıra ile onları yeriz.

Öteki kardeşleri onun bu teklifini kabul etmişler. Bunun üzerine o, en küçük kardeşine dönerek:

(more…)




Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir padişahın üç oğlu varmış.

Padişah, aklı oldukça kıt bir adammış. Yaşına, padişahlığına yakışmayan hareketler yapar, herkesi kendine güldürürmüş. Devlet işleriyle hiç uğraşmazmış. Vaktini hep ava gitmekle, eğlenceler tertiplemekle geçirirmiş.

Günlerden bir gün, üç oğlunu da yanına çağırmış, onlara :

Söyleyin bakayım, diye sormuş, beni ne kadar seviyorsunuz?

Babalarının böyle tuhaf hallerine alışık olan şehzadeler, onun bu sorusunu hiç yadırgamamışlar. Fakat, onun, sorduğu bir şeye karşılık verilmediği zaman da ne kadar kızdığını bilirlermiş. Önce en büyük şehzade cevap vererek :

Babacığım, demiş, sizi altın kadar, elmas kadar, pırlanta kadar seviyorum.

Büyük oğlunun bu cevabı padişahın pek hoşuna gitmiş. Kahkahalarla güldükten sonra, ortanca oğluna bakmış :

Ya sen beni ne kadar seviyorsun bakayım? diye sormuş. O da :

Babacığım, demiş, ben sizi bal kadar, börek kadar, kadayıf kadar seviyorum.

Ortanca oğlunun cevabı da padişahın hoşuna gitmiş. Gene kahkahalarla gülmüş. Sonra en küçük şehzadeye dönerek:

Söyle benim küçük oğlum, demiş, ya sen beni ne kadar seviyorsun bakayım?

Küçük oğlan, birdenbire cevap verememiş. Biraz yutkunduktan sonra:

Babacığım, demiş, ben sizi tuz kadar seviyorum.

(more…)




Masal masal matitas… Kalaylandı bakır tas… çukura düştü çıkamaz… Pır pır eder uçamaz.

Var varanın, sür sürenin… Habersiz bağa girenin, hali yaman demişler… Masaldır bunun adı… Söylemekle çıkar tadı… Her kim dinlemezse bunu, hakkından gelsin kambur dadı…

Bir varmış, bir yokmuş. Vakti zamanında bir padişahın üç oğlu ile bir küçük kızı varmış.

Küçük kız bir gün bahçede oynarken ortadan yok olmuş. Aramışlar, taramışlar, etrafa atlılar salmışlar, yok… yok… Yer yarılıp yere mi girdi, gök alçalıp göğe mi uçtu? Bilen, anlayan olmamış… Öldüğüne dair bir işaret de bulunmadığı için, padişah babası ile sultan annesi :

Sihirli bir el değmiş, kızımızı alıp götürmüşler, bir gün çıkagelir elbet! diyerek üzüntülerini azaltmaya çalışmışlar.

Sarayın bahçesinde çok değerli bir elma ağacı varmış. Fakat bu ağaç, senede bir tek elmadan başka elma vermezmiş, vermezmiş ama, bu elmanın renginin güzelliğine de başka elmalarda rastlanmaz, hele tadına hiç doyum olmazmış. Onun için, padişah, elmayı her sene törenle kopartır, küçük küçük doğratarak hoşaf kaynattırır, bütün saray halkına birer yudum içirtirmiş. Kimsenin gönlü kalsın istemezmiş.

O yıl elma yine olmuş. Elmayı kopartmak için tören günü bahçede toplanıldığı zaman ağaçta yapraklardan başka bir şey görememişler. Saray halkından hiç kimse elmayı koparmayacağı için, bu işi dışardan biri yapmıştır, diye düşünmüşler.

Ertesi yıl elma yine olmuş. Birisi koparmasın diye, elmanın iyice olacağı güne kadar ağacın dibinde nöbet bekletmeye karar verilmiş. Padişahın büyük oğlu :

Baba, demiş, nöbeti ben beklemek istiyorum…

Babası, büyük şehzadenin bu düşüncesine hayır dememiş. Büyük şehzade, ağacın dibine oturmuş, beklemeye başlamış. İlk gece uyku bastırdığı halde uyumamış, sabahı dar etmiş. Elma yerinde duruyormuş. İkince gece uyku daha çok bastırdığı halde, büyük şehzade, o gece de uyumamış. Üçüncü gece yorgunluğu artmış olan büyük şehzade, göz kapaklarının kapanmasını engel olamamış, kendini tatlı uykunun derinliklerine farkında olmadan bırakmış.

(more…)





Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde… Develer tellallık eder eski hamam içinde…Hamamcının tası yok. külhancının baltası yok…Arap bacı hamama gider, koltuğunda bohçası yok…Handadır handa, yetmiş iki deli ile bir manda. Yedik, içtik, dişimizin dibi et yüzü görmedi… Bereket versin hacı cambaza… Bize bir at verdi, dorudur diye… At bize bir tekme vurdu. Geri dur diye… Deniz ortasına vardık kıyıdır diye…Tophane güllesini cebimize doldurduk, darıdır diye… Kız kulesini belimize soktuk borudur diye… Tuttu bizi bir zaptiye, delidir diye… Attı tımarhaneye, bir gün, iki gün, üç gün…Tuttuk pirenin birisini, yüzdük derisini, çadır kurduk Üsküdar’dan berisini… Masaldır bunun adı… Söylemekle çıkar tadı… Her kim ki dinlemezse, hakkından gelsin topal dadı…

Vakti zamanında çok iyilik sever bir padişah varmış… Fakirlere ramazanlarda yiyecek, bayramlarda giyecek dağıtırmış… Yılda bir gün de sarayının karşısındaki çeşmenin bir musluğundan yağ, bir musluğundan da bal akıtır, herkesin duasını alırmış…

Gene böyle çeşmenin musluklarından yağ ile bal aktığı bir gün, ihtiyar bir kadın çeşmeye gelmiş. Elindeki ağzı kırık testiye yağ doldurmuş.

O sırada, padişahın yaramaz oğlu da, sarayın penceresinden çeşmeye gelip gidenleri seyrediyormuş. İhtiyar kadın çeşmenin yanından uzaklaşırken, okunu çektiği gibi onun testisini parçalamış. Yağ yerlere dökülmüş.

Şehzade, ihtiyar kadının haline kahkahalarla gülmeye başlamış. Neye uğradığını anlayamayan kadıncağız, başını kaldırıp, şehzadeye:

Hey oğlum! diye seslenmiş, ben sana ne yaptım da testimi kırdın? Dilerim Allah’tan, Limon Kız’a âşık olasın da, onu göremeyesin!

(more…)





Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir padişahın iki kızı varmış. Büyük kızın adı Yaprak, küçük kızın adı da Fidanmış.

Yaprak’la Fidan henüz pek küçük yaşta iken anneleri hastalanarak ölüvermiş.

Padişah, “çocuklarım anne yokluğu duymasınlar” diye, çok geçmeden bir kadınla evlenmiş. Üvey anneleri, Yaprak’la Fidan’a, kendi öz çocukları gibi bakar, onları sever, okşarmış.

Her iki çocuk da, gittikçe büyümüşler. Fidan yedi, Yaprak da sekiz yaşına gelmiş. Ama, gelgelelim, her iki çocuk da çirkinmiş. Sadece yüzleri çirkin olsa neyse… Doğrusu, ahlakları da pek iyi değilmiş.

Üvey anneleri de, babaları da kendilerini pek çok sevdikleri, çocuklarının her isteğini hemencecik yerine getirdikleri halde, onlar, hiç söz dinlemezlermiş. Yemek yemezler, vakti gelince yatmazlar, çağırıldığı zaman gelmezler, hatta birbirleriyle sık sık kavga ederlermiş…

Bir gün padişahın bir kızı daha olmuş. Sarayın içini bir sevinçtir kaplamış. Ama, Yaprak ile Fidan, bu işe de sevinmemişler. Suratlarını asmışlar; ortalarda görünmez olmuşlar.

Yıllar elele verdikçe, Dal da büyümüş. Güzel yüzünden başka ahlakı da güzel olan Dal’ı herkes seviyor, hele onun terbiyesine, iyi kalpliliğine bütün saraydakiler hayran kalıyormuş.

Padişah da, sultan anneleri de, çocuklarının üçüne eşit muamele yapıyorlar; birine bir şey alsalar, ötekilere de aynı şeyi getiriyorlarmış. Fakat, Yaprak’la Fidan, bu işe hiç de memnun olmuyorlarmış.

(more…)




Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir kadıncağızın bir oğlu varmış. Herkes bu çocuğu keloğlan diye çağırırmış. Bu ana oğul çok fakir imişler. Yalnız birçok tavukları olduğundan bunların yumurtasını satarak geçinip giderlermiş.

Bir gün tavuklar yumurtlamamış, kadın da oğluna tavuklardan birini satarak ekmek almasını söylemiş. Keloğlan tavuklardan birini alarak, pazara gitmiş ve bir hamamcıya satmış. Fakat hamamcı parayı peşin vermeden gitmeye başlamış. Keloğlan da peşini takip etmiş. Hamamcının eve girdiğini görünce o da hemen arkasından girmiş ve onu gözetleyerek dinlemeye başlamış. Hamamcı tavuğu karısına uzatarak:

Bunu al, iyice temizle, haşlayarak suyuna güzel bir pilav yap, akşamüzeri bir uşak göndererek aldıracağım, demiş ve sokağa çıkarak uzaklaşmış.

Keloğlan bunları dinlediği için akşam üstü olunca hemen hamamcının evine gitmiş.

Bey yemeği istiyor, demiş.

Kadın da tatlısı ile, tuzlusu ile yemek hazırlayarak tepsiye koymuş ve çocuğa vermiş.

Keloğlan tepsiyi alınca doğru kendi evine götürerek annesine tepsiyi uzatmış:

(more…)




Bir varmış, bir yokmuş. Çok söylemesi ayıpmış. Az söyleyip çok dinleyenlerin bilgisi artar, çok çok söyleyip az dinleyenlerin çenesi yorulurmuş…

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Rüzgâroğlu adında az konuştu, çok dinler bir adam varmış. Rüzgâroğlu, evli imiş. Beş yaşında Nuryüz adında bir oğlu, 4 yaşında Gülyüz adında bir kızı varmış.

Rüzgâroğlu ailesi o kadar zengin ve mutluymuş ki, iğne ucu kadar bile eksiği yokmuş. Rüzgâroğlu ava meraklı olduğundan hemen bütün günleri ormanda av peşinde geçermiş. Ceylan gibi güzel atına biner, yay gibi hızla giden iki köpeğini yanına alır, her attığını vuran tüfeğini de omuzuna asarak sabahları ava çıkarmış.

Günlerden bir gün, Rüzgâroğlu, yine her sabah ki gibi ormana avlanmaya çıkmış. Aramış aramış, avlayacak bir şey bulamamış. Hem biraz dinlenmek hem de atını sulamak için bir su başına oturmuş. Köpekleri yanına çömelmiş, hızlı hızlı nefes alırlarken, atı iştahlı iştahlı su içiyor, kendisi de ormanın güzelliklerini seyrediyormuş. Nasıl olmuşsa olmuş, o sırada Rüzgâroğlu’nun gözüne birdenbire bir geyik görünmüş. Geyiğin derisi güneş altında pırıl pırıl yanıyor, kara gözlerinin canlılığı uzaktan bile belli oluyormuş. Rüzgâroğlu, gözünü kırpmadan geyiğe bakıyor, geyik de hiç kımıldamadan onları süzüyormuş.

(more…)




Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde Bağdat ülkesinin son derecede zengin bir padişahı varmış.

Padişahın hazinesinde o kadar çok altın, elmas, pırlanta, zümrüt doluymuş ki, saymakla bitirilemez, hesabını kendisi bile bilmezmiş.

Bağdat hazinesinin zenginliği her tarafa yayılmış, dillere destan olmuş. O kadar ki, Mısır’ı, Bağdat’ı, bütün Arap ülkelerini haraca kesen Kırk Haramiler, nihayet bu eşsiz hazineyi soymaya karar vermişler. Başları Hırsız Tahir’in başkanlığında hemen harekete geçerek gizlice Bağdat’a gelmişler. Vakit geçirmeden araştırma yaparak bir kolayını bulmuşlar ve padişahın hazinesini yavaş yavaş soymaya başlamışlar.

Bir gün, hazineye hırsızların dadandığı fark edilmiş. Sarayın etrafına, hazinenin içine yüzlerce asker yerleştirilmiş. Fakat gene de hazinenin soyulmasının önüne geçilemiyormuş. Padişah, bu işe bir çare bulanamadığı için hiddetinden ateş püskürüyor, önüne gelene çatıyormuş. Sarayını ve hazinesini askerleri iyi koruyamadığı için komutanı görevinden atmış; yerine başka komutan getirmiş.

Padişahın çok güzel bir de kızı varmış. Bu kız o kadar güzel, o kadar güzelmiş ki, onun güzelliğini dünyada bilmeyen yokmuş, işitmeyen kalmamış. Güzellikten söz açıldı mı, yedi iklim, dört bucakta hep Bağdat Padişahı’nın kızı örnek gösterilmiş. Üstelik bu güzel sultan, çok korkusuz, atılgan bir genç kızmış. Erkeklerden, hatta birçok askerlerden de daha iyi kılıç kullanırmış.

Hazinenin durmadan soyulmasına babası gibi küçük sultanın da fena halde canı sıkılıyormuş.

Nihayet, dayanamamış, bir gün babasına giderek:

Ne olur babacığım, diye yalvarmış, izin verin, hazinenizi bu akşam da ben bekleyeyim…

Padişah, korku nedir bilmeyen kızının bu sözlerinden hoşlanmış ama, ona:

Aman evladım, demiş, nasıl olur? Sen benim tutar elim, görür gözüm, dünyada biricik kızımsın. Senin adam öldürmekten korkmayan hırsızlarla boğuşmana gönlüm nasıl razı olsun?

Fakat, ne kadar söylediyse de, padişah, kızını fikrinden bir türlü caydıramamış. Onun yalvarıp yakarmasına fazla dayanamayarak istediği izni vermiş. Bir taraftan da, ne olur, ne olmaz diye yanına birçok asker katılmasını emretmiş.

(more…)




Vakti zamanında çok zengin bir adamın üç oğlu varmış. Adam büyük oğlunu bir vezirin kızıyla evlendirmiş. İkinci oğlu ise fakir bir kız almış. En küçük oğlu, ağabeylerine demiş ki :

Babama söyleyin, ben evlenmek istemiyorum! O şehirde de bir ailenin üç kızı varmış. Bunlar bir gün su bakraçlarıyla çeşmeden su alıyorlarmış. Küçük oğlan da o sırada atını sulamak için çeşmeye gelmiş. Üç kız kardeş, oğlana aldırmadan aralarında konuşurlarken, en büyükleri demiş ki :

Ben zengin bir adama varsam da şöyle bir rahat hayat yaşasam, uşaklar etrafımda dolaşsalar, ne iyi olur…

(more…)




Altın Araba

Bir varmış, bir yokmuş… evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, sinek berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken bir padişah varmış.

Padişah bir gün vezirini çağırarak demiş ki :

Al şu bir lirayı. Bununla bana bir koç alacaksın! Bu koçun etinden et, derisinden kürk isterim. Verdiğim lirayı geri, koçu da diri isterim. Sana kırk gün izin. Söylediklerim yapılmazsa, kırk birinci günü boynunu cellada vereceğim…

Vezir doğru odasına gitmiş. Başını elleri arasına alarak kara kara düşünmeye başlamış. Padişahın isteklerini yerine nasıl getirsin? Güç, hem de çok güç bir iş bu. Sabaha kadar düşünen vezir, hiçbir yol, bir çare bulamamış. Bunun üzerine, uzak ülkelere geziye çıkmaya karar vermiş. Belki bir yol bulurum diye… Hemen hazırlanmış. Gün ışırken kimseciklere görünmeden saraydan ayrılmış, yola düşmüş.

(more…)




ALACAKARANLIK içinde sivri, siyah bir kayanın belli belirsiz hayali gibi yükselen Şalgo Burcu uyanıktı. Vakit vakit inlettiği trampete, boru seslerini akşamın hafif rüzgârı derin bir uğultu halinde her tarafa yayıyor… Kederli bağrışmalarıyla ölümü hatırlatan küfürbaz karga sürüleri, bulutlu havanın donuk hüznünü daha beter artırıyordu. Mor dağlar gittikçe koyulaşıyor, gittikçe kararıyordu. Yamaçlardaki dağınık gölgeler, kuşsuz ormanlar, hıçkıran dereler, kaçan yollar, ıssız korular, sanki korkunç bir fırtınanın gürlemesini bekliyorlardı. (more…)




Evvel zamanda bir ülkeyi yöneten bir padişah varmış. Bu padişahın kırk oğlu olup en küçüğü on üç on dört yaşlarındaymış. Bu çocukların işleri, her ava gitmek, kuş avlamak, gezinmek eğlenmek gibi şeylermiş.
(more…)




Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir aslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu’da, tüm Rumeli’de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul’da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde “Ali Usta’nın işi” damgasını arıyorlardı. (more…)




Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellalken, pireler berberken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde bir kasaba varmış. Bu kasabanın kenar mahallelerindeki bir kulübede, çok fakir bir keloğlan ile ihtiyar annesi yaşamakta imiş. Keloğlan çok akıllı ve becerikli olmasına rağmen çalışmaktan hoşlanmaz, tembel tembel evde oturmayı, ne buldu ise yiyip, içmeyi ve uyumayı severmiş. Tembel mi tembel, saçsız kafası ile de çok çirkin olduğu için herkes ona keloğlan dermiş. Keloğlanın ihtiyar annesi ise el çamaşırı yıkar, hem kendini, hem de tembel keloğlanı beslemeğe çalışır, zorluklar içinde geçinirlermiş. (more…)




Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde bir padişahın iki çocuğu varmış. Bunlardan biri oğlan, biri de dünyalar kadar güzel bir kızmış. Padişah, çoçuklarını her şeyden çok sever, onların her istediğini yerine getirirmiş. Bir gün padişah şöyle düşünmüş, ‘’ Ben oğlum üzülmesin, sıkılmasın diye onun hiçbir şeyine karışmadım. Halbuki bir gün öldüğüm zaman, memleketin idaresi ona kalacak. Onun bu ülkeyi idare edebilmesi için tecrübeli ve bilgili olması lazım. Şu halde hemen hocalar tutarak zamanın bilgilerini oğluma öğretmeliyim. ‘’ bunu düşünür düşünmez hemen vezirini yanına çağırmış ve olanı biteni anlatmış. Bu fikir veziri memnun etmiş. Ertesi gün derhal memleketin her tarafına haberler yollanmış. (more…)




Vaktiyle bir nehir kenarındaki mermerden yapılmış bır şatoda çok güzel bir prenses oturuyormuş. Bu çok zenginmiş. Nehrin geçtiği bütün yerler onunmuş. Bu kızla kim evlenmek istediyse kız herkes tarafından geri çevrilmiş. Çünkü prenses evleneceği kimsenin büyük bir kahraman olmasını arzu ediyormuş. (more…)




Günlerden bir gün, Parmak Çocuk, babasıyla pazara gelmiş. İhtiyar babası, oğluna iki bakır kuruş vermiş. Ah, ne sevinmiş çocuk, bu paralarla kim bilir ne kadar kurabiye satın alabilirim, diye düşünerek babasının arkasından küçük bir oğlak gibi hoplaya zıplaya koşuşturuyormuş. (more…)




Evvel zaman içinde fakir ve iyi kalpli bir oduncu ile, onun akılsız, aksi bir karısı varmış. Bu kadın o kadar huysuzmuş ki, karşılarında bulunan büyük konağın zengin hanımı gibi olmadığından, daima oduncu ile kavga eder ve : - Zengin olaydın ben de iş görmez, akşama kadar yatar uyurdum, der ve sonra da hıçkıra hıçkıra ağlarmış. Zavallı oduncu bu kavgadan bıkarak, bir gün pazardan besili bir tavuk alıp karısına getirmiş. Kadın buna çok sevinmiş ama karşılarındaki hanım gibi olmak istediğinden : - Zengin hanım yemek pişirmediği için ben de pişirmem, demiş. (more…)




Bir varmış bir yokmuş, bir padişahın çok sevdiği bir atı varmış. Bir gün bu at hastalanmış, bütün doktorlar gelmişler, bunu muayene etmişler ama derdine hiçbir çare bulamamışlar. Nihayet bir doktor, ‘’ Bütün memleketteki ahalinin hepsi eteklerine birer avuç ot doldursunlar, at kalkıp da hangisinin eteğinden ot yerse o aşık olmuş demektir. ‘’ demiş. Bütün memleketin ahalisi sıra sıra gelmişler hepsi eteklerindeki otu ata yedirmek istemişler. At hiçbirinden ot yememiş. Artık kimse kalmamış, yalnızca sarayda padişahın üç tane kızı varmış. (more…)




Bir gün başımdan kavak yelleri esti… Nasip, kısmet deyip düştüm yola. Az gittim, uz gittim; inişlerde ter dökerek, yokuşlarda tırnak sökerek dere, tepe düz gittim, üç köy çıktı uğruma. İkisi viran, meran; birinin de aslı var, astarı yok… Aslı astarı yok köyde üç kuyu kazdım, üç kuruş kazandım. İkisi silik milik, birinin de yazısı var, turası yok.., Turasızı aldım, çarşıya daldım. Bir de baktım, tüfekçinin birinde üç tüfek. İkisi kırık mırık, birinin de kundağı var, çakmağı yok… Ne ona baktım, ne buna baktım, çakmaksızı dala taktım. Yürüdüm babam yürüdüm; gölgemi peşimde sürüdüm. Bir de baktım, bitmemiş bir ağacın dibinde üç tavşan. (more…)




Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında otluyorlardı. Karşıda… Yarım mil ötede Toygun Paşa’nın
son kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde,
ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. (more…)




Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde bir Keloğlan varmış. İhtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oğlunu “Keloğlum,keleş oğlum” diye severmiş.
Günlerden bir gün Keloğlan annesinden izin alıp balık tutmaya gitmiş. Belki bir kaç balık yakalarım. Anacığımla pişirir, yeriz. Aç karnımızı doyururuz” diye düşünüyormuş. (more…)