Asya Masalları






Bir kadının üç kızı varmış: İyi konuşan, iyi gülen, iyi uyuyan.
Akşamlara kadar tarlada çalışır sonra da evde ev işlerini yaparlarmış. Bir gece yemekten sonra anneleri ocakta sönen ateşi yeniden yakmak istemiş. Ama kibrit yokmuş. Anne, İyi konuşan’ı komşuya kibrit aldırmaya göndermiş.
Biraz sonra İyi konuşan dönmüş ama kibrit bulamamış.
Ardından İyi gülen’i göndermiş.
Bir süre sonra ikinci kız da eli boş dönmüş.

(more…)




Çok eski zamanlarda Ozuna eyaletinde, Fuji-Yama’nın eteklerinde yoksul bir karı koca yaşarmış.

Gün boyu bambu kamışı keserler sonra onları kasabaya götürüp satarlarmış.

Yine böyle kamış kestikleri bir gün, kalınca bir bambuyu kesince bir de ne görsünler,kamışın içinde minnacık bir kız çocuğu yatmıyor mu? Kız dünya güzeli bir çocukmuş. Gülümseyince ortalık ışıl ışıl aydınlanırmış.

(more…)




Bir zamanlar Sripur diye bir kentte Sudaryan adında bir kral varmış. Aynı kentte Saharadatta adında bir tüccar da yaşarmış.
Bir gün tüccarın deposundaki yağ kavanozlarından biri açık kalmış. Evin kedisi de bu firsatı kaçırmadan kafasını şişeye sokuvermiş. Kafasını kavanoza sokmuş sokmasına ama bir daha da çıkaramamış.
Telaşa kapılan kedinin çıkardığı gürültüyü ve yakaran miyavlamaları duyan dükkan sahipleri kediyi kurtarmaya çalışmış, ama gayretleri nafileymiş. Kavanoz kedinin kafasından çıkmıyormuş.

Sonunda kediyi kurtarmak için kavanozu kırmaya karar vermişler. Ama kavanozun ağzı kedinin boyununda bir bilezik gibi kalmış. Kavanozdan kurtulan kedi tarlalara doğru koşmaya başlamış.
Kendilerine doğru koşan kediyi gören fareler kaçışmaya başlamış. Kedi onlara şöyle seslenmiş:
“Benden kaçmayın! Ben size zarar vermem! Size dokunmayacağıma dair ant içtim. Bakın boynuma da bu yeminin simgesi olarak bilezik taktım. Yakınıma gelin size anlatayım.”

(more…)





Kafdağı’nın da ötesindeki masal ülkelerinden birinde harikalar diyarının kraliçesinin bir bebeği olmuş. Harikalar diyarının koruyucuları olan periler ve periler prensesi küçük bebeğin beşiğinin etrafına birikmişler.
Kraliçe etrafındaki perilere dönerek şöyle demiş:
“Bu küçük bebeğe en değerli olduğunu düşündüğümüz şeyleri hediye edin!”
Birinci peri uyuyan bebeğe eğilip şöyle demiş:
“Ben sihirli gücümle sana, görenin hayran kalacağı güzellik armağan ediyorum. Göz kamaştıracaksın!”
İkinci peri şöyle demiş:
“Sana öyle güzel ve derin mavi gözler armağan ediyorum ki, gördüğünü anlayacak, seni göreni büyüleyeceksin.”
Üçüncü periye gelmiş sıra:
“Selvi boylu olacaksın. Senden daha güzel vücutlu kız olmayacak bu dünyada.”
Dördüncü peri eğilmiş beşiğe:
“Çok zengin olacaksın. Hiç bir sıkıntın olmayacak.”
Periler prensesi düşüncelere dalmış:

(more…)





Bildiğiniz gibi, denizde yaşayan sombalıkları yılın belli aylarında, yumurtalama dönemleri geldiğinde tatlı sulara doğru ilerlerler. Denizle birleşen akarsulardan girip, nehirler boyunca ilerler ve sonuçta temiz dağ derelerine, pırıl pırıl göllere ulaşır, oralarda yumurtalarını bırakırlar.

Sombalıkları, tatlı sularda yavruladıktan sonra yine geldikleri yollardan denize geri dönerler. Geri dönmek onlar için hiç de zor olmaz. Çünkü, suların akış istikametinde dağlardan aşağıya doğru giderler.

Asıl zor olan gelişleridir. Nehirlerin akıntılarıyla mücadele edip, bıçak gibi keskin kayalıklardan yukarıya zıplayıp, gerekirse çağlayanları aşıp ulaşırlar tatlı sulara. Bu yolculukları sırasında zıplayarak ,ilerleme tekniğini de iyi öğrenmişlerdir.

(more…)





Bir zamanlar çobanların sürülerini otlattığı yamaçların yakınında bir kurt yaşarmış. Kendi alanındaki bütün hayvanları avlarmış. Ağzını sürebildiği tek bir av bile kalmayınca ister istemez çobanların sürüsüne göz dikmiş, oradan medet ummaya başlamış.
Ama bu işi nasıl yapacağını da ince ince planlamış. Önce bir çoban kıyafeti bulmuş, giymiş. Şapkasını gözlerine kadar indirip sürüye yaklaşmaya, biraz uzaktan olup bitenleri gözleyip uygun anı beklemeye başlamış.
Gerçekten de bir süre sonra çoban ağacın altında yemeğini yemiş, yere serdiği ceketinin üzerine kıvrılmış. Yardımcısına, sürüye dikkat etmesini söyleyip uyumaya başlamış.
Yardımcısı büyük köpeğin önüne bir kemik fırlatıp sırtını ağaca dayamış, sürüden gözünü ayırmamasını tembihleyip bir süre sonra oturduğu yerde şekerleme yapmaya başlamış.
Büyük köpek küçük köpeğe bir iki homurdanmış, “biraz işim var, sürü sana emanet” deyip çalılıkların arasına girmiş. Kemiğini kemirip, sonra da uykuya dalmış.
Herkes uyur da küçük köpek uyumaz mı? Çevreye bakmış. Uzaktan kurdu görmüş aslında, ama kıyafetinden ötürü insan sandığı bu yabancıdan tehlike gelmeyeceğini düşündüğünden o da yummuş gözlerini.
“İşte beklediğim an” diye sevinmiş kurt. Usulca sürüye yaklaşmış. Elindeki sopayı sallayarak koca sürüyü kendi topraklarına doğru götürmüş.

(more…)




Küçücük yeni doğmuş bir kurt yavrusu, yuvarlanır gibi emekleyerek, yere uzanmış annesinin yanına gitmiş. Diğer kardeşlerine aldırmadan, açık ağzıyla, ucundan süt sızan bir memeye ulaşmış. Başlamış çok, çok emmeye. Anne kurt,

- “Yavrularım tedirgin olmasın”, diye sessizce duruyormuş. Baba kurtsa biraz ileride sivri kulaklarını dikmiş çevreyi kolluyormuş. Kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırmış, çevresine bakarken dişlerini gösterip hırlıyormuş. Baba kurdun amacı, anne yavrularını beslerken, onları çevreden gelebilecek olası bir tehlikeden korumakmış. Arada başını göğe doğru uzatıp, arka ayaklarının üzerine çömelir, uzun uzun ulurmuş. Öyle uzun ve ürpertici bir uluması varmış ki, çevredeki hayvanlar sesi duyunca korkar, yuvalarına saklanıp titreyerek ulumanın bitmesini beklermiş. Kolaysa birisi kurt yavrularının yanına yaklaşmaya çalışsın. Baba kurt, onun üzerine saldırır, hemen oracıkta parçalarmış. Kurdun çevresine korku salmasının en büyük nedeni, yavrularını korumakmış.

Kurt yavruları tehlikeden uzak, Dünya’nın acımasızlığını bile anlamadan, anne ve babalarının koruyucu gölgesinde büyümeye başlamışlar. Kah birbirleriyle oynaşır, kah kovalamaca oynayıp, zaman geçirirmişler. Anneleri tüylerini yalarken gözlerini yumar, mutluluk içinde uykuya dalarmışlar.

(more…)




Ali akıllı, büyüklerine saygılı ve sevimli bir çocukmuş. Her açıdan güzelliklerle dolu bu çocuğun, küçük bir kusuru varmış. Ali pek çok çocuk gibi oyun oynamayı çok seviyormuş. Hangi çocuk oyun oynamayı sevmez ki? Ama Ali, oyundan başka hiçbir şey yapmak istemiyormuş. Kendisinden, bir iş istediğinde “Yapmam” demiyormuş ama hiç bir işi yaptığı da görülmemiş.

Diyelim babası:

- Gidip bakkaldan ekmek alır mısın?

Dediğinde, hemen giyinip evden çıkıyor, bakkala değin koşarak gidip, ekmeği alıyormuş. Bakkaldan dönerken, çoğu zaman top oynayan çocuklara katılıyor, aldığı ekmeği oyun alanında bir kenarda unutup, eve çok geç ve eli boş dönüyormuş. Bunu yalnız ekmek alırken yapmıyormuş aslında. Hemen her işi, bunun gibi; ya yarım yapıyor, ya da hiç bitiremiyormuş.

Her işi böyle olunca, doğal olarak ödevlerini yaparken de aynı davranışı gösteriyormuş. Ödev yaparken oyuna dalıp, unutuveriyormuş dersini. Annesi de, babası da onu bu huyundan vaz geçirmek için çok uğraşmışlar ama başaramamışlar. Ali hep bildiği gibi davranmış.

Bir gün hava çok güzel ve güneşli olmasına karşın, annesi Ali’nin sokakta diğer çocuklarla oyun oynamasına izin vermemiş.

- Önce ödevini yapacaksın. diye diretmiş.

Ali istemediği halde, odasının yolunu tutmuş. Yüzünü asıp, masanın başına oturmuş. Defterini ve kitaplarını açmış isteksizce. Saati de tam karşısına gelecek biçimde yerleştirmiş. Kocaman çalar saatin tik tak sesleri arasında ödevini yapmaya başlamış.

Kitabından bir sözcük okumuş, onu defterine yazmadan saate bakmış “İlerliyor mu?” diye. Saatten tik tak sesleri geliyor ama akrep de yelkovan da ilerlemiyor, yerinde sayıyormuş. Sanki Ali’yle alay eder gibi çalışma süresinin uzamasını istiyormuş, hem de gülerek. Ali dayanamayıp söylenmeye başlamış:

(more…)




Bir vaktin birinde bir adamın bir oğlu varmış. Bu adam kuş tutup satmakla geçinirmiş. Günlerden bir gün hastalanıp ölmüş. Oğlu da babasının ne ile geçindiğini bilmezmiş.

Bir gün anasına, -Ey ana, benim babam geçimini hangi yoldan sağlardı? Bari söyle de, yapabilirsem biz de onunla geçiniriz- deyince anası, - Oğlum, senin baban kuş tutup satarak geçinirdi-der. Oğlan,- Kuşları neyle tutardı babam?- diye sorar. Anası da , - Oğlum, tavan arasında babanın bir kapanı vardır, onunla tutardı- deyince, oğlan tavan arasına çıkıp kapanı alır. Kıra giderek, bir ağacın üstüne kapanı kurar. Derken efendim, bir karga gelip kapana tutulur. Oğlan ağaca çıkıp kapanı alınca, karga yalvararak, oğlana; - Beni salıver. Sana para edecek güzel kuşlar yollarım. Sen de onları tutup sattığın vakit çok para kazanırsın- deyince, oğlan karganın yalvarmasına dayanamayıp onu salıverir.

(more…)




Aç kurt dişine göre bir av aranırken, dağ ova dolaşırken sıska bir köpekle karşılaşmış. Köpek bir deri bir kemikmiş gerçekten. Kaburgaları incecik derisinin altından fırlayacakmış gibi çıkıyormuş.

Ama kurt avının şişman mi zayıf mı olduğunu düşünecek durumda değilmiş. Hırsla köpeğe saldırmış. Köpek birden seslenmiş:
“Dur kurt dostum. Görmüyor musun benim ne kadar zayıf oldugumu!”
“Görüyorum elbette” diye homurdanmiş kurt, “ama ne yapayım, benim de karnım çok aç!” “Ne kadar aptalsın dostum. Bugün iki lokma yiyecegim diye açgözlülük ediyor, yann tatlı bir ziyafetin firsatını kaçırıyorsun.'’

“Ne diyorsun sen?” diye duralamış kurt. Köpeğin neyi ima ettigini anlayamamış. Saf bir kurtmuş çünkü.
“Ne demek mi istiyorum? Sana daha basit anlatayım: Beni bugün böyle bir deri bir kemik yersen, yann veya yanndan sonra semiz bir köpek olunca yiyemezsin. Basit değil mi?”

(more…)

« Previous PageNext Page »