Asya Masalları





Sabah Yavrukuş dışarda cırlak sesleriyle gürültü yapan serçelerin çığlıklarını duyup uyandı. Yuvadan dışarı uçup şöyle seslendi onlara:
“Ne diye bağırıyorsunuz sabah sabah! Gece yarısı insanların gürültüsünden uyuyamadım, şimdi de siz rahat vermiyorsunuz! Neler oluyor?”
“Ne mi oluyor?” diye şaşırdı serçeler. “Bugün yeni yılın ilk günü. Herkes neşe içinde. İnsanlar da biz de sevinçle karşılarız yeni gelen yılı.”
“Yeni yıl mı? O da ne demek?” (more…)




At yaşlanmış. Yıllar boyunca efendisine hizmet etmiş etmesine, ama artık işe yaramadığı için, efendisi gözünün yaşına bakmadan atı kapı dışarı etmiş:

“Benden çalışmayana ekmek yok! Başının çaresine bak. Yaşayabilirsen yaşa. Seni bir şartla beslerim. Bana bir aslan getir. Yoksa gözüme görünme.”

(more…)





Eskiden ülkelerden birinde yoksul bir adam yaşarmış. Fakat bu yoksul adamın karısı ay ışığı kadar güzelmiş. Birbirlerini çok severler, mutluluk içinde yaşarlarmış. Ama hiçbir kederin gölgelemediği bu mutluluk fazla uzun sürmemiş. Günün birinde o yörenin en kötü kalpli büyücüsü genç kadını görmüş ve görür görmez de aşık olmuş.

“Ne olursa olsun ben bu kadına sahip olmalıyım!” diye de karar vermiş. Planını uygulamak için de kocasının kılığına girmiş. Büyücü olduğu için bu iş hiç de zor olmamış. Tıpatıp benziyormuş yoksul kocaya. Evlerine gitmiş.
“Defol buradan bu benim evim!” diye bağırmış büyücü. Asıl koca çok şaşırmış karşısında aynen kendisine benzeyen birini görünce. Sevgili karısı ise ne yapacağını, kime hak vereceğini bilememiş. Çünkü iki adam da aynıymış!

(more…)




Eski zamanlardan birinde yoksul bir öğrenci dünyayı tanımak için yolculuğa çıkmış. Hiç parası yokmuş. Ama genç yaşlarda parasız olmak hiç sorun olur mu ? Genç öğrenci dünyayı tanımak, kentleri görmek, başka ülkelerin gelenekleriyle, görenekleriyle tanışmak istemiş. Cebinde hiç parası olmasa da önemli değilmiş. “Geceleri ağaç altlarında uyurum, acıktığımda iyiliksever köylüler yemek verir, olmazsa yol kenarlarındaki meyve ağaçlarından
karnımı doyururum” diye düşünüyormuş.

(more…)





Çok eski zamanlardan birinde, güneşin doğduğu ülkede yaşlı bir karı koca yaşarmış. Çok istemelerine rağmen gençliklerinde çocukları olmamış. Gündüz adam ormana gider, ağaç kesip satar, kadın da ev işleriyle uğraşırmış.
Günün birinde kadın nehir kıyısında çamaşır yıkarken suda yüzen kocaman bir karpuz görmüş. Karpuzu yakalayıp evine götürmüş. Akşam karpuzu kesip yemek istemişler. Adaletli olsun diye kadın karpuzu özenle keserek tam ortasından ikiye ayırmış. Bir de ne görsünler ? Karpuzun içinden ufacık bir kız çocuğu çıkmış. Bu çocuğu bize Tanrı gönderdi diye sevinmişler. Mutluluk içinde çocuklarını büyütmüşler. Kız büyüdükçe güzelleşmiş. Zeki, alımlı bir genç kız olmuş.

(more…)





Çok yıllar önce balıkçı köylerinden birinde yaşlı, kimseyle konuşmayan bir adam yaşarmış. Her gün tek yaptığı şey, sabahları deniz kenarına gidip sahilde oturmakmış. Denizi seyreder, kuşlara bakar, akşam da evine dönermiş. Köyün sakinleri bu ihtiyarın garip davranışına anlam veremez, ona “divane” derlermiş.

Bir gün ihtiyar yine sahilde denizi seyrederken, açıklarda deniz kabarmaya başlamış. Sular köpürmüş, parıltılı ışıklı dalgalar belirmiş. Köpüklerin ortasında sis oluşmuş ve daha sonra da bu renk karmaşası sahile yaklaşmış. Sisin içinden ejderhalar kralı çıkmış: “Sen yıllardır burada oturursun, beni beklersin. Senin sabrına hayran kaldım ve geldim. Ödülünü de getirdim. Şu testiyi görüyor musun? Bunda hayat suyu vardır. Her damlası bir insanın hayatı demektir. Ölümcül hastalara bundan bir damla ver. Kurtulacaklar!”

(more…)




Bir varmış bir yokmuş,vaktin birinde bir padişah varmış. Bu padişahın üç de oğlu varmış. İnsan değil mi, padişah da bir gün hastalanır, yatağa düşer, günden güne ağırlaşır, artık ömrünün sonuna geldiğini anlar.

Vasiyette bulunmak üzere çocuklarını çağırıp onlara, - Ben öldükten sonra büyük oğlum padişah olsun. Canı istediği vakit avlanmaya çıksın, ama ormanda üç yol ağzına geldiğinde soldaki yolu tutsun , ne sağdakine ne de ortadakine sapmasın- der. Bunları söyledikten sonra da ecel yetişir, padişah ölür, ve büyük oğlu tahta geçer.

Bir gün yeni padişah, yanına baş vezirini alıp avlanmaya gider. Gide gide üç yol ağzına gelirler. Genç padişah babasının sözlerini hatırlayarak niçin soldaki yola sapmaları gerektiğini bir de vezirine sorar. Ancak vezir de bir şey bilmez ve genç padişahı uyarsa da , o dinlemez ve babasının gitme dediği yolda ilerler. Biraz gider bakar ki, yol kenarında, otların, çimenlerin arasında sarı bir çiğdem çiçeği açmış. Çiğdemin böyle vakitsiz açtığını görünce, koparmak için atıyla birlikte ona doğru yaklaşmış. Ancak o da ne, o atını sürdükçe, çiğdem uzaklaşmış. Çiçek önde çocuk arkada gide gide epeyce yol giderler. O sırada çocuk bir mağaranın önüne gelmiş olduğunu görür, bakar ki bir kazan pilav sıcak sıcak orda duruyor. Karnı da acıkmış olduğundan- çiçeği koparamadım, bari şu pilavdan birkaç lokma yiyeyim- diyerek atından iner. Tam pilav kazanına kaşığını sokarken, mağradan bir arap çıkıp, - Ey insanoğlu, gel seninle bir dövüşelim de sonra pilavı yersin- der. Çocuk da ne yapsın, arapla dövüşmeye başlar. Bunlar boğaz boğaza gelirler, en sonunda arap baskın çıkar, çocuğu alt eder, hemen hançerini çıkarıp çocuğun başını keser. At da oradan kişneyerek kaçar. Yol ağzında beklemekte olan vezir bakar ki çocuktan haber yok, döner saraya gelir. Olup bitenleri ortanca ile küçük çocuğa anlatır. Bunlar da bir süre ağabeylerini beklerler, ama gelmediğini görünce ortanca kardeşin tahta geçmesine karar verirler.

(more…)





Bir zamanlar bir tek leylek kalmış Afrika düzlüklerinde. Tek başına bir köyde yaşarmış. Kimi kimsesi, eşi dostu, hısım akrabası yokmuş. Kurbağa yakalar, onunla beslenirmiş.
Kurbağaları severmiş sevmesine, ama o kadar çok avlarmış ki, sonunda nehirlerde hiç kurbağa kalmamış.
Nehir kurbağaları bitince, göllere dadanmış. Oralardaki kurbağalar da tükenmiş. Ama son kurbağa kendine bir çukur kazıp saklanmayı başarmış.
Yine bir gün leylek kurbağa peşinde dolaşmış. Bütün çevreyi kolaçan etmiş, ama kurbağaya rastlamamış.
Akşam evine döndükten sonra çalı çırpı toplayıp ateş yakmak istemiş. Uzaklardan kurbağa da dumanı görmüş, hava da iyice soğuduğundan gidip ateşin yanında ısınmaya niyetlenmiş.
“Belki bir parça köz alır, ben de kendime ateş yakarım” diye düşünmüş. Leyleğin evine gelmiş kurbağa ve kapıyı çalmış.
“Bana biraz ateş verir misin?”
“Kim o?” diye bağırmış leylek içeriden.
Kurbağa birden gerçek adını söylemeye korkmuş:
“İyiliksever Ana’yım ben.”

(more…)





Bir varmış bir yokmuş, hayvanların başından geçenler dağdan taştan, ormanlardaki ağaçlardan daha çokmuş. İşte bugünlerden birinde, güzel bir sonbahar sabahı kaplumbağayla tavşan yolda karşılaşmış;
“Yolun nereye böyle kaplumbağa kardeş” demiş tavşan. “Hava öyle güzel ki, şöyle bir dolaşmaya çıktım. Ama madem kısmetimizde bugün karşılaşmak varmış, bu güzel gün farklı olsun, eğlence düzenleyelim.” Hemen bir tekne bulmuşlar ve pirinç unundan hamur yapmaya başlamışlar. Amaçları börek yapmakmış. Ama beraberce çalışırken, tavşanın aklı fikri kaplumbağayı kandırmakmış, sürekli onu nasıl kandırabileceğini düşünüyormuş.Çünkü o böreğin hepsini tek başına mideye indirmeyi planlıyormuş. Düşünmüş taşınmış ve sonunda kaplumbağaya şöyle demiş:

(more…)




Kafdağı’nın da ötelerinde bir ülkede öksüz bir çocuk yaşarmış. Üveyannesi bu oğlanı hiç sevmez. yemek bile vermeden koyunlara çobanlık etsin diye kırlara gönderirmiş. Öğle vakti geldiğinde öksüz oğlan çıkınındaki kuru ekmeği çıkarır, pınarın suyunda ıslatarak yumuşatır, karnını doyururmuş.
Bir gün yine ekmeğini suya batıra batıra yerken bir dilenci gelmiş. Öksüz oğlan onunla konuşmaya başlamış.Derdini anlatmış, ama dilencinin de karnının aç olduğunu öğrenince kuru ekmeğini onunla paylaşmış.
Yemekleri bitince dilenci ona şöyle demiş:
“Ben aslında bir dilenci değilim, dilenci kılığında gezen bir periyim. İstediğin şeyleri gerçeğe dönüştürebilirim. Üç dilekte bulunabilirsin.”

(more…)

Next Page »