Su akar gider denize kavuşur.

Ay güneşi kovalar gece olur.

Masal ülkesinde bir telaştır başlar: Padişah kızının bu geceki masalı hazır mıdır? Aynacık nerede? Hadi acele edin. Uyku krallığı bizden önce davranırsa gücümüzü yitiririz.

Ve sevgili aynacık son anda nefes nefese bir masal ile gelir: Kusurumuza bakmayın prensesim. Ceylanları bir araya getirmek zaman aldı…

Adı belki de hiç duyulmamış ülkenin birinde, bir delikanlı annesiyle beraber yaşarmış. Küçük bir dağ köyünde, minicik evlerinde güzel günler ve güzel geceler geçirirlermiş. Sofralarından bereket, yüzlerinden tebessüm hiç eksik olmazmış. Babalarını çok çok eskiden, delikanlı henüz bir bebekken kaybetmişler. İşte o zaman anne-oğul yalnız kalmışlar. Üzülmüşler, ağlamışlar; fakat yapabilecekleri bir şey yokmuş.

Küçük bir bahçeleri varmış minik evlerinin önünde. Onu ekip-dikerle, onun sayesinde karınlarını doyururlarmış. Ne az diye yakınırlarmış, ne de daha çok olsun diye aranırlarmış.

(more…)




Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde güzel ülkelerden birinde, bir padişah yaşarmış üç erkek evladıyla birlikte. Evlatları büyümüş, yakışıklı birer delikanlı olmuş yıllar geçince. Derken, padişah oğullarının mürüvvetini görmek istemiş:

“-Hadi evlatlar, buyurun evlenin” demiş. Demiş de, üç delikanlı, evlenecek kız görememiş çevrelerinde.

“-Hani padişah babamız, kısmetimiz nerede?” diye sormuşlar, evlenecek kimsecikler bulamayacakları endişesiyle. Padişah bu, bütün düğümleri çözmek onun görevi. Düşünmüş nerede, nasıl bulabilir evlatlarının kısmetini. Sonunda karar vermiş, üçünü de çağırtmış yanına. Birer ok ile yay uzatmış onlara:

(more…)




Çoban Ali, bütün gün dağlarda, bayırlarda koyunlarını otlatır, onlara kaval çalarak vakit geçirirmiş. Çoban Ali doğanın ortasında koyunlarıyla başbaşa olduğu için pek konuşmazmış. Kiminle konuşsun ki? Konuşmaya gereksinim duyduğunda kavalını çıkarır, ona düşüncelerini üflermiş yanık yanık.

(more…)




Anne Ördek sabırla yumurtalarının kırılmasını bekliyordu. Vakit tamamlanınca ördek yavruları yumurtalarından çıkmaya başladılar. Fakat en son ve en büyük yumurta bir türlü kırılmıyordu. Sonunda yumurtanın beyaz kabuğu çatladı. Diğerlerinden daha gri ve farklı olan ördek yavrusunun küçük kafası göründü. Anne ördek yeni doğan yavruya bakarak ; “Umarım değişir..” dedi şevkatle. Zaman ilerliyordu ama ördek yavrusunun rengi hala griydi. Kümesin bütün hayvanları onunla alay ediyorlar, ona “çirkin ördek yavrusu” diye sesleniyorlardı.

(more…)




Yoksul bir oduncu, ıssız bir ormanın kıyısındaki küçük bir kulübede karısı ve üç kızıyla birlikte oturuyormuş.

Bir sabah yine işine giderken karısına demiş ki:

- Bugün öğle yemeğimi büyük kızla ormana gönder. Çünkü öğleye kadar işimi bitiremeyeceğim. Kız yolunu şaşırmasın diye yanıma bir torba darı alıp yollara serpeceğim.

Güneş ormanın tepesine kadar yükselince, kız bir tas çorbayla yola çıkmış. Fakat ormanlarda, kırlarda uçuşan serçeler, çayır kuşları, ispinozlar, kara tavuklar, kanaryalar darı tanelerini çoktan toplayıp yemişlermiş. Bu yüzden kız yolu bulamamış. Gün batıncaya, gece oluncaya kadar sağ ve esen dolaşıp durmuş. Gecenin karanlıkları içinde ağaçlar uğulduyor, baykuşlar ötüyormuş. Kızın içine bir korku girmeye başlamış.

O sırada uzakta, ağaçların arasında parıldayan bir ışık görmüş:

- Orada insanlar olsa gerek. Bunlar beni gece yanlarında misafir ederler diye düşünmüş; ışığa doğru ilerlemiş.

Çok geçmeden bir evin önüne varmış. Pencerelerinde ışık görünüyormuş. Kız kapıyı çalmış. İçeriden boğuk bir ses:

- Gel! Diye bağırmış.

Kız evin karanlık taşlığına girmiş. Odanın kapısını vurmuş. Aynı ses:

- Girsene içeri demiş. Kız kapıyı açtığı zaman saçı sakalı bembeyaz bir adamın masanın başında oturduğunu görmüş.

Adam yüzünü iki eliyle kapamışmış. Ak sakalı masanın üzerinden yere kadar uzanıyormuş. Sobanın yanında üç hayvan uzanmış, yatıyormuş: küçük bir horoz, mini bir tavuk, alaca tüylü bir inek..

Kız başından geçenleri yaşlı adama anlatmış. Geceyi geçirmek için ondan bir yer istemiş. Adam hayvanlara seslenmiş:

- Güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz?

Hayvanlar hep bir ağızdan:

- Bizce uygun! Demişler

- Yaşlı adam kıza dönerek:

-Burada her şeyden bol bol var! Haydi ocağa git, bize akşam yemeği pişir! Demiş. Kız mutfakta ne aradıysa bulmuş. Güzel bir yemek pişirmiş, ama hayvanları hiç düşünmemiş. Doldurduğu tabakları sofraya getirip koymuş. Ak saçlı adamın yanına oturmuş, karnını tıka basa doyurduktan sonra:

-O kadar yorgunum ki demiş, uzanıp uyuyacağım yatak nerde?

Hayvanlar seslenmişler:

- Onunla yedin içtin bizleri düşünmedin. Geceyi nerede geçirirsen geçir!

Bunun üzerine yaşlı adam:

(more…)




Pupsy aileye geldiğinde küçücük bir yavru köpekmiş. Annesi ve babası onu büyütürken, evde yaşamayı öğretmek için çok emek ve zaman harcamışlar. Aile bireyleri, Pupsy eve gelinceye kadar hiç köpek yavrusu beslememiş olduklarından, pek deneyimli de değilmişler. Ama sonunda Pupsy insanların, özellikle annesinin her dediğini anlar olmuş. Yani insanlarla evde yaşamaya alışmış. Pupsy yaşça büyümüş ama, türü küçük olduğu için kendi pek büyümemiş. Kafasını kaldırıp annesine ve babasına baktığında, gözüne dev gibi görünüyormuşlar.

Bir gün annesi Pupsy’i evde yalnız bırakıp dışarı çıkmak zorunda kalmış. Hiç yapmazmış bunu. Pupsy, evde kemirmedik sandalye bacağı bırakmamış. Aklınca annesine öfkeleniyor, onu cezalandırıyormuş. Annesi döndüğünde ona çok kızmış. Bir daha yaramazlık yaparsa onu başkasına vereceğini söylemiş. Onları çok sevdiği için Pupsy bir daha bu tür yaramazlıklar yapmamış.

(more…)




Gece yarısına doğru evden sesler yükselmeye başladı. Pencerenin camlarından parlak ve renkli ışıklar dışarı süzülüyordu. Yavrukuş çok korkmuştu. Hemen yuvasından uçup, yakındaki ağacın dallarına kondu ve pencereden ne olup bittiğini görmeye çalıştı. Odada tavana kadar yükselen bir çam ağacı vardı! Ağacın altına renk renk paketler, oyuncaklar konulmuştu. Çocuklar ağacın etrafında sevinçle koşuyor, oyunlar oynuyorlardı. Saka kuşu yavrusu, insanların gece yarısı neden bu kadar sevindiklerini anlayamamıştı. Çünkü Yavrukuş daha o yaz yumurtadan çıkmıştı ve bu koca dünyaya dair fazla bir şey bilmiyordu. O gece, insanlar ışıkları söndürüp yattıktan sonra, çok geç uyuyabildi.

Sabah Yavrukuş dışarda cırlak sesleriyle gürültü yapan serçelerin çığlıklarını duyup uyandı. Yuvadan dışarı uçup şöyle seslendi onlara:
“Ne diye bağırıyorsunuz sabah sabah! Gece yarısı insanların gürültüsünden uyuyamadım, şimdi de siz rahat vermiyorsunuz! Neler oluyor?”
“Ne mi oluyor?” diye şaşırdı serçeler. “Bugün yeni yılın ilk günü. Herkes neşe içinde. İnsanlar da biz de sevinçle karşılarız yeni gelen yılı.”
“Yeni yıl mı? O da ne demek?”
“Ah, yazık sen pek de küçükmüşsün” diye güldü serçeler. “Yeni yılın ilk günü yılın en güzel günüdür. Bu gün artık güneş bize geri gelmeye başlar. Bugün takvimin ilk günüdür. Bugün bir Ocak!”
“Ocak mı? O da ne oluyor? Peki ‘takvim’ ne demek?”
“Anlaşıldı” diye dudak büktü serçeler, “demek sen yumurtadan çıkalı fazla bir zaman geçmemiş. Takvim bütün bir yılın düzenidir. Bir yıl aylardan oluşur. İlk ay Ocak’tır, yani yılın gagasının ucu. Sonra on tane, yani iki ayağının parmakları kadar ay gelir. Şubat, Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, Ekim ve Kasım. Ardından son ay olan Aralık. Ocak nasıl yılın gagasıysa. Aralık da işte yılın kuyruğunun sonudur. Anladın mı Yavrukuş?”
“Hayır, doğrusunu isterseniz hiç de anlamadım” diye iki yana doğru salladı başım Yavrukuş. “Bütün söylediklerinizden aklımda kalanlar ‘gaga’, ‘iki ayağın parmakları’, ‘kuyruk’ kelimeleri oldu. Diğerleri zor şeyler.”

“Bana bak!” dedi yaşlı serçe, “Şimdi sen biraz ormanda, kırlarda, tarlalarda uç bakalım. Ama gözlerin! dört aç ve çevrene dikkatle bak. Çevrende olup bitenleri izle. Ayın bittiğini duyunca da geri gel. Bak ben de bu evde yaşıyorum. Yuvam işte çatının altındaki boşlukta. Ben sana bir sonraki ayın ne olduğunu anlatırım. Böylece sırayla hepsini öğrenirsin.”

“Çok güzel fikir” diye sevindi Yavrukuş. “Ben mutlaka sana geri geleceğim! Sonra da kanatlarını çırptı ve uçuverdi.


Küçücük bir saka kuşuydu “Yavrukuş“. Daha yuva kuracak kadar da büyümemişti. Bilirsiniz, saka kuşları tembel tembel dallarda tünemeyi hiç sevmezler. O da bütün gün dallardan bahçe çitlerine, ev çatılarından çalılıklara neşeyle uçardı. Akşam olduğunda da Yavrukuş kendine ağaçlarda bir kovuk arar, orada sabahlardı. Tüylerini kendine yastık yapar, kanatlarını da yorgan gibi üzerine çeker bir güzel uyurdu.Kış mevsiminin, artık havaların iyice soğuk olduğu günlerinden birinde şans Yavrukuş’un yüzüne gülüverdi. Bir pencere pervazının altında boş bir serçe yuvası buldu. Yuva yumuşacık tüylerle döşenmişti. Yavrukuş hiç düşünmeden yuvaya yerleşti. Annesinin yuvasından uçalı beri, ilk defa böyle sıcak ve sakin bir yuvada uyuyordu.

(more…)




At yaşlanmış. Yıllar boyunca efendisine hizmet etmiş etmesine, ama artık işe yaramadığı için, efendisi gözünün yaşına bakmadan atı kapı dışarı etmiş:

“Benden çalışmayana ekmek yok! Başının çaresine bak. Yaşayabilirsen yaşa. Seni bir şartla beslerim. Bana bir aslan getir. Yoksa gözüme görünme.”

(more…)





Eskiden ülkelerden birinde yoksul bir adam yaşarmış. Fakat bu yoksul adamın karısı ay ışığı kadar güzelmiş. Birbirlerini çok severler, mutluluk içinde yaşarlarmış. Ama hiçbir kederin gölgelemediği bu mutluluk fazla uzun sürmemiş. Günün birinde o yörenin en kötü kalpli büyücüsü genç kadını görmüş ve görür görmez de aşık olmuş.

“Ne olursa olsun ben bu kadına sahip olmalıyım!” diye de karar vermiş. Planını uygulamak için de kocasının kılığına girmiş. Büyücü olduğu için bu iş hiç de zor olmamış. Tıpatıp benziyormuş yoksul kocaya. Evlerine gitmiş.
“Defol buradan bu benim evim!” diye bağırmış büyücü. Asıl koca çok şaşırmış karşısında aynen kendisine benzeyen birini görünce. Sevgili karısı ise ne yapacağını, kime hak vereceğini bilememiş. Çünkü iki adam da aynıymış!

(more…)




Eski zamanlardan birinde yoksul bir öğrenci dünyayı tanımak için yolculuğa çıkmış. Hiç parası yokmuş. Ama genç yaşlarda parasız olmak hiç sorun olur mu ? Genç öğrenci dünyayı tanımak, kentleri görmek, başka ülkelerin gelenekleriyle, görenekleriyle tanışmak istemiş. Cebinde hiç parası olmasa da önemli değilmiş. “Geceleri ağaç altlarında uyurum, acıktığımda iyiliksever köylüler yemek verir, olmazsa yol kenarlarındaki meyve ağaçlarından
karnımı doyururum” diye düşünüyormuş.

(more…)





Çok eski zamanlardan birinde, güneşin doğduğu ülkede yaşlı bir karı koca yaşarmış. Çok istemelerine rağmen gençliklerinde çocukları olmamış. Gündüz adam ormana gider, ağaç kesip satar, kadın da ev işleriyle uğraşırmış.
Günün birinde kadın nehir kıyısında çamaşır yıkarken suda yüzen kocaman bir karpuz görmüş. Karpuzu yakalayıp evine götürmüş. Akşam karpuzu kesip yemek istemişler. Adaletli olsun diye kadın karpuzu özenle keserek tam ortasından ikiye ayırmış. Bir de ne görsünler ? Karpuzun içinden ufacık bir kız çocuğu çıkmış. Bu çocuğu bize Tanrı gönderdi diye sevinmişler. Mutluluk içinde çocuklarını büyütmüşler. Kız büyüdükçe güzelleşmiş. Zeki, alımlı bir genç kız olmuş.

(more…)





Çok yıllar önce balıkçı köylerinden birinde yaşlı, kimseyle konuşmayan bir adam yaşarmış. Her gün tek yaptığı şey, sabahları deniz kenarına gidip sahilde oturmakmış. Denizi seyreder, kuşlara bakar, akşam da evine dönermiş. Köyün sakinleri bu ihtiyarın garip davranışına anlam veremez, ona “divane” derlermiş.

Bir gün ihtiyar yine sahilde denizi seyrederken, açıklarda deniz kabarmaya başlamış. Sular köpürmüş, parıltılı ışıklı dalgalar belirmiş. Köpüklerin ortasında sis oluşmuş ve daha sonra da bu renk karmaşası sahile yaklaşmış. Sisin içinden ejderhalar kralı çıkmış: “Sen yıllardır burada oturursun, beni beklersin. Senin sabrına hayran kaldım ve geldim. Ödülünü de getirdim. Şu testiyi görüyor musun? Bunda hayat suyu vardır. Her damlası bir insanın hayatı demektir. Ölümcül hastalara bundan bir damla ver. Kurtulacaklar!”

(more…)




Bir varmış bir yokmuş,vaktin birinde bir padişah varmış. Bu padişahın üç de oğlu varmış. İnsan değil mi, padişah da bir gün hastalanır, yatağa düşer, günden güne ağırlaşır, artık ömrünün sonuna geldiğini anlar.

Vasiyette bulunmak üzere çocuklarını çağırıp onlara, - Ben öldükten sonra büyük oğlum padişah olsun. Canı istediği vakit avlanmaya çıksın, ama ormanda üç yol ağzına geldiğinde soldaki yolu tutsun , ne sağdakine ne de ortadakine sapmasın- der. Bunları söyledikten sonra da ecel yetişir, padişah ölür, ve büyük oğlu tahta geçer.

Bir gün yeni padişah, yanına baş vezirini alıp avlanmaya gider. Gide gide üç yol ağzına gelirler. Genç padişah babasının sözlerini hatırlayarak niçin soldaki yola sapmaları gerektiğini bir de vezirine sorar. Ancak vezir de bir şey bilmez ve genç padişahı uyarsa da , o dinlemez ve babasının gitme dediği yolda ilerler. Biraz gider bakar ki, yol kenarında, otların, çimenlerin arasında sarı bir çiğdem çiçeği açmış. Çiğdemin böyle vakitsiz açtığını görünce, koparmak için atıyla birlikte ona doğru yaklaşmış. Ancak o da ne, o atını sürdükçe, çiğdem uzaklaşmış. Çiçek önde çocuk arkada gide gide epeyce yol giderler. O sırada çocuk bir mağaranın önüne gelmiş olduğunu görür, bakar ki bir kazan pilav sıcak sıcak orda duruyor. Karnı da acıkmış olduğundan- çiçeği koparamadım, bari şu pilavdan birkaç lokma yiyeyim- diyerek atından iner. Tam pilav kazanına kaşığını sokarken, mağradan bir arap çıkıp, - Ey insanoğlu, gel seninle bir dövüşelim de sonra pilavı yersin- der. Çocuk da ne yapsın, arapla dövüşmeye başlar. Bunlar boğaz boğaza gelirler, en sonunda arap baskın çıkar, çocuğu alt eder, hemen hançerini çıkarıp çocuğun başını keser. At da oradan kişneyerek kaçar. Yol ağzında beklemekte olan vezir bakar ki çocuktan haber yok, döner saraya gelir. Olup bitenleri ortanca ile küçük çocuğa anlatır. Bunlar da bir süre ağabeylerini beklerler, ama gelmediğini görünce ortanca kardeşin tahta geçmesine karar verirler.

(more…)





Bir zamanlar bir tek leylek kalmış Afrika düzlüklerinde. Tek başına bir köyde yaşarmış. Kimi kimsesi, eşi dostu, hısım akrabası yokmuş. Kurbağa yakalar, onunla beslenirmiş.
Kurbağaları severmiş sevmesine, ama o kadar çok avlarmış ki, sonunda nehirlerde hiç kurbağa kalmamış.
Nehir kurbağaları bitince, göllere dadanmış. Oralardaki kurbağalar da tükenmiş. Ama son kurbağa kendine bir çukur kazıp saklanmayı başarmış.
Yine bir gün leylek kurbağa peşinde dolaşmış. Bütün çevreyi kolaçan etmiş, ama kurbağaya rastlamamış.
Akşam evine döndükten sonra çalı çırpı toplayıp ateş yakmak istemiş. Uzaklardan kurbağa da dumanı görmüş, hava da iyice soğuduğundan gidip ateşin yanında ısınmaya niyetlenmiş.
“Belki bir parça köz alır, ben de kendime ateş yakarım” diye düşünmüş. Leyleğin evine gelmiş kurbağa ve kapıyı çalmış.
“Bana biraz ateş verir misin?”
“Kim o?” diye bağırmış leylek içeriden.
Kurbağa birden gerçek adını söylemeye korkmuş:
“İyiliksever Ana’yım ben.”

(more…)





Bir varmış bir yokmuş, hayvanların başından geçenler dağdan taştan, ormanlardaki ağaçlardan daha çokmuş. İşte bugünlerden birinde, güzel bir sonbahar sabahı kaplumbağayla tavşan yolda karşılaşmış;
“Yolun nereye böyle kaplumbağa kardeş” demiş tavşan. “Hava öyle güzel ki, şöyle bir dolaşmaya çıktım. Ama madem kısmetimizde bugün karşılaşmak varmış, bu güzel gün farklı olsun, eğlence düzenleyelim.” Hemen bir tekne bulmuşlar ve pirinç unundan hamur yapmaya başlamışlar. Amaçları börek yapmakmış. Ama beraberce çalışırken, tavşanın aklı fikri kaplumbağayı kandırmakmış, sürekli onu nasıl kandırabileceğini düşünüyormuş.Çünkü o böreğin hepsini tek başına mideye indirmeyi planlıyormuş. Düşünmüş taşınmış ve sonunda kaplumbağaya şöyle demiş:

(more…)




Kafdağı’nın da ötelerinde bir ülkede öksüz bir çocuk yaşarmış. Üveyannesi bu oğlanı hiç sevmez. yemek bile vermeden koyunlara çobanlık etsin diye kırlara gönderirmiş. Öğle vakti geldiğinde öksüz oğlan çıkınındaki kuru ekmeği çıkarır, pınarın suyunda ıslatarak yumuşatır, karnını doyururmuş.
Bir gün yine ekmeğini suya batıra batıra yerken bir dilenci gelmiş. Öksüz oğlan onunla konuşmaya başlamış.Derdini anlatmış, ama dilencinin de karnının aç olduğunu öğrenince kuru ekmeğini onunla paylaşmış.
Yemekleri bitince dilenci ona şöyle demiş:
“Ben aslında bir dilenci değilim, dilenci kılığında gezen bir periyim. İstediğin şeyleri gerçeğe dönüştürebilirim. Üç dilekte bulunabilirsin.”

(more…)





Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar kendisine kötülük etmiş olan kurnaz tilkiden intikam almak için fırsat kollayan bir kurt varmış.
Bir gün kurt ormanlar kralı aslanın hasta olduğunu duymuş.
“Saygıdeğer kralım, sizin hasta olduğunuzu duydum, uzak yerden geldim, sırf size çare bulmak için dağları taşları aştım” demiş.
Aslan, kurdun bu çabasından çok hoşlanmış:
“Söyle bakalım nedir benim derdime çare?”
“Sizin topraklarınızda şişman bir tilki yaşar. İşte o tilkinin derisini yüzüp karnınıza sarmanız lazım. Hastalığınıza birebir gelcektir.”
Aslan tilkiye haber göndermiş:
“Tez elden huzuruma çıkarılsın” diye buyurmuş.
Kral emri vermiş vermesine ama, tilkinin de bu durumdan haberi olmuş. Kurnaz tilki zaten aslanın mağarasının altındaki dehlizlerde yaşar,kralın konuşmalarını duyarmış. Kurdun kendine hazırladığı tuzağı duyunca hemen gidip bol bol sarmısak yemiş. Ardından da çamurlara yatmış kalmış, kürkü baştan aşağı keçe gibi çamurlarla kaplanmış.

(more…)





Bir kadının üç kızı varmış: İyi konuşan, iyi gülen, iyi uyuyan.
Akşamlara kadar tarlada çalışır sonra da evde ev işlerini yaparlarmış. Bir gece yemekten sonra anneleri ocakta sönen ateşi yeniden yakmak istemiş. Ama kibrit yokmuş. Anne, İyi konuşan’ı komşuya kibrit aldırmaya göndermiş.
Biraz sonra İyi konuşan dönmüş ama kibrit bulamamış.
Ardından İyi gülen’i göndermiş.
Bir süre sonra ikinci kız da eli boş dönmüş.

(more…)




Çok eski zamanlarda Ozuna eyaletinde, Fuji-Yama’nın eteklerinde yoksul bir karı koca yaşarmış.

Gün boyu bambu kamışı keserler sonra onları kasabaya götürüp satarlarmış.

Yine böyle kamış kestikleri bir gün, kalınca bir bambuyu kesince bir de ne görsünler,kamışın içinde minnacık bir kız çocuğu yatmıyor mu? Kız dünya güzeli bir çocukmuş. Gülümseyince ortalık ışıl ışıl aydınlanırmış.

(more…)




Bir zamanlar Sripur diye bir kentte Sudaryan adında bir kral varmış. Aynı kentte Saharadatta adında bir tüccar da yaşarmış.
Bir gün tüccarın deposundaki yağ kavanozlarından biri açık kalmış. Evin kedisi de bu firsatı kaçırmadan kafasını şişeye sokuvermiş. Kafasını kavanoza sokmuş sokmasına ama bir daha da çıkaramamış.
Telaşa kapılan kedinin çıkardığı gürültüyü ve yakaran miyavlamaları duyan dükkan sahipleri kediyi kurtarmaya çalışmış, ama gayretleri nafileymiş. Kavanoz kedinin kafasından çıkmıyormuş.

Sonunda kediyi kurtarmak için kavanozu kırmaya karar vermişler. Ama kavanozun ağzı kedinin boyununda bir bilezik gibi kalmış. Kavanozdan kurtulan kedi tarlalara doğru koşmaya başlamış.
Kendilerine doğru koşan kediyi gören fareler kaçışmaya başlamış. Kedi onlara şöyle seslenmiş:
“Benden kaçmayın! Ben size zarar vermem! Size dokunmayacağıma dair ant içtim. Bakın boynuma da bu yeminin simgesi olarak bilezik taktım. Yakınıma gelin size anlatayım.”

(more…)





Kafdağı’nın da ötesindeki masal ülkelerinden birinde harikalar diyarının kraliçesinin bir bebeği olmuş. Harikalar diyarının koruyucuları olan periler ve periler prensesi küçük bebeğin beşiğinin etrafına birikmişler.
Kraliçe etrafındaki perilere dönerek şöyle demiş:
“Bu küçük bebeğe en değerli olduğunu düşündüğümüz şeyleri hediye edin!”
Birinci peri uyuyan bebeğe eğilip şöyle demiş:
“Ben sihirli gücümle sana, görenin hayran kalacağı güzellik armağan ediyorum. Göz kamaştıracaksın!”
İkinci peri şöyle demiş:
“Sana öyle güzel ve derin mavi gözler armağan ediyorum ki, gördüğünü anlayacak, seni göreni büyüleyeceksin.”
Üçüncü periye gelmiş sıra:
“Selvi boylu olacaksın. Senden daha güzel vücutlu kız olmayacak bu dünyada.”
Dördüncü peri eğilmiş beşiğe:
“Çok zengin olacaksın. Hiç bir sıkıntın olmayacak.”
Periler prensesi düşüncelere dalmış:

(more…)




Bir zamanlar ormanın derinliklerinde ufacık bir kulübede yaşlı mı yaşlı bir nine yaşarmış. Kimi kimsesi yokmuş. Dünya onu, o dünyayı unutmuş. Bütün yaz boyunca ormandan şifalı bitki, meyve sebze toplar, onlarla beslenir; bir kısmını kurutur; kışın da kulübesinden neredeyse hiç çıkmadan onlarla yaşarmış.
Kış aylarını evinde geçirmesi biraz canını sıkarmış, ama kış geldiğinde de en büyük eğlencesi Noel’i beklemek olurmuş.
Noel gecesini iple çeker, sonunda çok beklediği o gece geldiğinde kulübesinin bir göz odasına ufacık çam ağacını kurarmış. En çok sevdiği süs ise ağacın en alt dalına astığı güvercin yuvasıymış.
Kırmızı porselenden yapılan bu minicik güvercin yuvasında üç minicik güvercin varmış. Hepsi değişik renkte olan güvercinler hakiki güvercinler gibi canlı dururlar, izleyende her an sanki uçuvereceklermiş izlenimi bırakırlarmış.
İşte o Noel gecesi de ninenin sabırsızlıkla beklediği an gelmiş. Ufacık ağacını itinayla kurmuş, kuru çiçeklerle, meyvelerle süslemiş, en alt dala hayattaki en büyük hazinesi olan güvercin yuvasını takmış ve ağacın üzerindeki minicik mumları ve maytapları yakmış.

(more…)




Eski zamanlardan birinde, bir köyde iki komşu yaşarmış. Bunlardan biri çok budalaymış. İki lafı bir araya getirip sohbet edemez, dünyada, çevresinde olup bitene akıl erdiremezmiş. Ama nasıl olmuşsa, parası da bolmuş. Yani dünyada bir skıntısı yokmuş.

Diğer komşu ise çok akıllıymış akıllı olmasına ama, bunun da hiç parası yokmuş. Hem de öylesine büyük bir yoksulluk içindeymiş ki, çocuklarına verecek ekmek bile bulamazmış. Bütün varlığı bir kazmış. Onu gözbebeği gibi korurmuş.

Fakat üç gün süren bir açlığın ardından kazını kesip çocuklarına yedirmek zorunda hissetmiş kendini. Yoksul komşu böylece kazı pişirmiş, çocuklarının önüne sofraya koymuş, ama ekmekleri yokmuş.

(more…)




-

İki yakası bir araya gelmeyen yoksul komşusunun ağadan bir kaz karşılığı çuvallar dolusu un aldığını duyan varlıklı komşu da, ağaya gitmeye karar vermiş.

“Ben ağaya bir değil beş kaz hediye götürmeliyim.Ağa da bana o zaman iki çuval değil, bir araba dolusu un verecektir. İyice zengin oldum gitti demektir” diye düşünmüş.

Gerçekten de dediği gibi yapmış. Adamlarına beş kaz kestirmiş, onları bir güzel fırında kızartmış ve tepsilere yerleştirip ağanın kapısını çalmış.

“Sevgili ağam, size naçizane bir hediyem var. Beş tane nar gibi kızarmış kaz getirdim.”

Ağa, köylünün durup dururken neden kendine kaz hediye etmek istediğini anlamış elbette. Onu da sınamak istemiş.

“Biz ailede altı kişiyiz ve her birimiz de farklıyız. Bu beş kazı bizim aramızda eşit olarak pay edersen, sana armağanlar vereceğim. Pay edemezsen cezalandırılacaksın.”

(more…)





Toprak ana, üzerinde gezen dolaşan, biribriyle arada bir dostluk kuran hayvanları sevgiyle seyredermiş. Birbirine hiç benzemeyen değişik türden binlerce hayvanın, hayatlarını mutlu bir şekilde sürdürmesinden büyük zevk alırmış.

“Nasılsın sevgili maymun” diye sormuş bir gün.

“Ben çok iyiyim demiş şebek gülümseyerek, benim kendimi iyi hissetmem için her neden var: İyi koşarım, ağaçlara iyi tırmanırım. Övünmek gibi olmasın, ama zekiyimdir de. Hayvanlar arasında en iyi ben oynarım, herkesi kendime hayran bırakırım. Ağaçlar benim yiyebileceğim meyvelerle dolu, Tanrı’ya şükür. Ama şu ayı, yeteneksiz Kocaoğlan gibi olsaydım, herhalde çok şikayet ederdim!”

(more…)




Yoksul fare koca ormanda hep korku içinde yaşarmış. Tilkiden korkar, kurttan ödü kopar, en çok da yaban kedisini görünce dehşete düşermiş. Bırakın bu yabani hayvanları, çevresinde bir dal çıtırdasa yüreği ağzına gelir, korkudan bayılacak gibi olurmuş.

Fare artık bu korkuya dayanamayacağını anlayınca ormanın kralı asşana gitmiş:

“Haşmetmeap” demiş, sizden haddim olmayarak küçük bir ricam olacak. Şu ormandaki bütün hayvanlararasında en zavallısı benim. N ekadar kötü bir kaderim var! bütün ömrüm titremekle geçiyor. Bir yaprak düşse dizlerimin bağı çözülüyor. Bu korkuya artık dayanabilmem imkansız.

Sen bu koca ormanın kralısın. Senin kükremen bile hrekesi dehşete düşürmeye yetiyor. Beni koruman altına alabilirsin. Bu kadar geniş mağarada yaşıyorsun. Beni de buraya kabul et lütfen. Sana hiç bir rakatsızlık vermem. Ayaklarının altında dolaşmam, sesimi bile çıkarmam. Bir köşede otururum. Varlığımla yokluğumu anlamazsın bile.”

(more…)





Bildiğiniz gibi, denizde yaşayan sombalıkları yılın belli aylarında, yumurtalama dönemleri geldiğinde tatlı sulara doğru ilerlerler. Denizle birleşen akarsulardan girip, nehirler boyunca ilerler ve sonuçta temiz dağ derelerine, pırıl pırıl göllere ulaşır, oralarda yumurtalarını bırakırlar.

Sombalıkları, tatlı sularda yavruladıktan sonra yine geldikleri yollardan denize geri dönerler. Geri dönmek onlar için hiç de zor olmaz. Çünkü, suların akış istikametinde dağlardan aşağıya doğru giderler.

Asıl zor olan gelişleridir. Nehirlerin akıntılarıyla mücadele edip, bıçak gibi keskin kayalıklardan yukarıya zıplayıp, gerekirse çağlayanları aşıp ulaşırlar tatlı sulara. Bu yolculukları sırasında zıplayarak ,ilerleme tekniğini de iyi öğrenmişlerdir.

(more…)




Uzak ülkelerden birinde kralın on iki oğlu varmış. Kral evlatlarını
çok sever, onların kendi gibi mutlu olmasını istermiş.
Çocukları büyüyünce, kral her birine birer at vermiş ve
onları kendilerine eş aramak için dünyanın dört bucağına göndermiş.
Ama kral prenslerin sıradan kızlarla evlenmelerine karşıymış.
O, oğullarının becerikli kızları kendilerine eş olarak seçmelerini dilermiş.
“Evleneceğiniz kız, bir gün içinde kendi dokuduğu
kumaştan sizin için gömlek dikebilmeli.Böylesini bulabilirseniz getirin. Yoksa başka
kızı sarayımda gelin olarak kabul etmem” demiş.
Kardeşler yola çıkmışlar. En küçük kardeş en çelimsizleriymiş.
Onunla alay etmişler ve:
“Sen zaten kendine bakamıyorsun, öyle dünya beceriklisi bir kızı nereden
bulacaksın? Git başımızdan ve ne halin varsa gör” diyerek kovalamışlar.
(more…)




Dünya dünya olalı beri, hayvanlar arasında en
oburlarından biridir kurt. Önüne gelen her şeyi, iyi kötü demeden
yutar. Yiyecek bir şeyle karşılaştı mı, ağzına lamasıyla
midesine indirmesi bir olur.

(more…)




Yalçın kayaların tepesindeki bir şatoda, genç bir prens
annesiyle birlikte yaşarmış. Bu prens havanın çiçek
kokularıyla dolu olduğu bir bahar günü avlanmaya gitmiş.
Av peşinde dolaşırken akşama doğru ağaçların arasında karşısına
gümüş renkli minicik bir göl çıkmış.
Birden uzaktan kanat sesleri duymuş ve ağaçların
arkasına saklanmış. Üç tane uzun boyunlu narin kuğu gökten
süzülmüş. Gölün kıyısına konan kuğular
beyaz tüylerini bir elbise gibi çıkarmışlar.
Genç prens gördüklerine inanamamış; kuğular birbirinden güzel
genç kızlara dönüşüvermişler.

(more…)






Bir varmış bir yokmuş, bir anne serçe ve onun dört tane birbirinden şirin yavrusu varmış. Serçe sıcak yaz aylarında yuvasında yavrularını büyütüyormuş. Gündüzleri yavruları için yem topluyor, gün boyu bir kaç kez yuvaya dönüp küçükleri besliyormuş. Her geçen gün yavrularının büyüdüğünü, güçlendiğini görüyor ve seviniyormuş.
Sonbahara doğru yavrular artık iyice büyümüş, yuvada hoplayıp zıplamaya, kanatlarını denemeye başlamışlar. Bir gün yine kanatlarını denerlerken, birden çıkan rüzgar yaramaz yavruları alıp yuvadan uçurmuş.
Anne serçe, akşam döndüğünde yavrularını göremeyince çok üzülmüş. Onların artık uçabilecek kadar büyüdüğünü biliyormuş, ama hayata dair nasihatlar vermeden, onlarla vedalaşmadan gittiklerine çok üzülmüş.

Kış ayları yaklaştığında, anne serçe tarlada yem toplarken birden yanına doğru uçan dört küçük serçe görmüş. Yavrularını hemen tanımış. Birbirlerini kucakladıktan sonra anneleri onlara nasıl yaşadıklarını sormuş.

(more…)




BIRINCI ŞEYHIN OYKUSU

Birinci şeyh şunları anlatmış:

Bil ki ey yüce ifrit, şu gördüğün ceylan, benim amcanım kızıydı

1; ve benim etim, kanım gibiydi. Onunla daha pek gençken evlendim

ve birlikte otuz yıl yaşadık. Allah ondan çocuk sahibi olmamı istemedi.

Bunun üzerine bir cariye edindim. Allah’ın lütfuyla bana dolunay

kadar güzel bir oğlan çocuğu doğurdu; hoş gözleri, birleşik

kaşları ve kusursuz bîr yapısı vardı. Yavaş yavaş on beş yaşında bir

delikanlı oluncaya kadar büyüdü. O sırada önemli bir iş için uzak

bir kente gitmek zorunda kaldım.

Amcamın kızı, şurada gördüğünüz ceylan, çocukluğundan beri

büyücülüğe ve sihir sanatına kendini kaptırmış imiş; sihirbazlık bil-

gisiyle, oğlumu buzağıya, annesi olan cariyeyi de ineğe dönüştürmüş;

sonra da bunları çobanımızın bakımına terk etmiş.

Ben, uzun bir süre geçtikten sonra geziden döndüm. Oğlumdan

ve annesinden haber sordum; amcamın kızı bana, “Cariye öldü;

oğlun kaçtı; nereye gittiğini bilmiyorum” dedi.

Bütün bir yılı, yüreğimin acısıyla, gözüm yaşlı geçirdim.

O yılın kurban bayramı gelince, çobandan, bana semiz bir inek

ayırmasını söyledim; bana iyice semiz bir inek getirdi -ama bu, şu

ceylanın büyülediği cariyemdi- yenlerimi kıvırdım, giysimin eteklerini

topladım ve bıçak elde, ineği kurban etmeye hazırlandım. Birdenbire

bu inek inlemeye ve alabildiğine gözyaşları dökmeye başladı.

Bunu görünce duraksadım; onu kurban etmesini çobandan iste-

dim. isteğimi yerine getirdi; sonra da derisini yüzdü. Ama onda ne

et ne de yağ bulduk; sadece deri ve kemikten oluşmuştu, O vakit,

bunu kurban ettiğime pişman oldum; ama pişmanlık neyime yarayacaktı?

Bunun üzerine onu çobana verdim ve dedim ki, “Bana iyice

yağlanmış bir buzağı getir!” O da bana büyüyle buzağı haline getirilmiş

oğlumu getirdi.

(more…)





Ey bahtı güzel şahım, vaktiyle tacirler içinde, pek çok serveti

ve tüm ülkelerde ticari ilişkileri olan bir tacir varmış.

Bir gün, atına atlayıp işinin gerektirdiği bir yere gitmek üzere

yola çıkmış. Sıcak pek fazla olduğundan, bir ağacın altında oturmuş;

elini azık torbasına sokarak oradan birkaç lokmalık yemek ve hurma

çıkarmış; hurmaları yiyip bitirince çekirdeklerini ileriye fırlatmış;

ama birdenbire önünde uzun boylu bir ifrit belirmiş ve kılıcını

sıyırarak tacire yaklaşmış ve haykırmış; “Ayağa kalk, çocuğumu öldürdüğün

gibi ben de seni öldüreceğim!” demiş. Tacir, ona “Ben senin

çocuğunu nasıl öldürebilirim?” diye sorunca* ifrit, “Hurmalarıyiyince

çekirdeklerini fırlattın. Çekirdekler oğlumun göğsüne çarptı;

onu yaraladı ve hemen oracıkta öldü” demiş. Bunun üzerine tacir ifrite,

“Bil ki ey yüce ifrit! Ben inanç sahibi bîr insanım, yalan nedir

bilmem ve de çok zenginimdir; çocuklarım ve bîr de eşim var. Sonra,

evimde bana emanet edilmiş mallar bulunuyor.

(more…)




Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir karı koca varmış.

Bu karı kocanın bir kızı olmuş. Kız, elbebek gülbebek büyütülmüş, ama hiç iş öğrenememiş. Bunun için adına Tembel Kız denilmiş.

(more…)




Masal bu ya, uzak bir ülkede, kara bulutların karamsarlık yağdırdığı yüzyıllar yaşanırmış. Kara bulutların arasından güneş bir yolunu bulup görünemezmiş bir türlü. O ülkede doğan hayvanlar olsun, insanlar olsun hiç güneş yüzü görmeden ölür gidermişler.

Yalnız bir söylence içinde geçermiş güneşin adı. Bunun için de kimse güneşin varlığına inanmazmış… Bu karanlık ülkede herkes birbirine kızar, arkasından konuşur, kavga ederek yaşamlarını sürdürürmüşler. Bu sıkıcı yaşam biçiminden, insanlar mutsuzmuşlar. Yüzlerinden düşen bin parça olurmuş. Sokakta yürüyenler sıkça görünmezmiş. Tek tük asık yüzlü insanların, paltolarının yakasını kaldırarak saçakların altından hızla ilerlediği görülürmüş ama; genelde sokaklar boş, ıslak ve karanlıkmış.

vYalnız başı boş aylakça dolaşan hayvanlar varmış. Evlerin kepenkleri çoğu zaman kapalı dururmuş. İçeriden ara sıra ağıt, ya da yas çığlıkları duyulurmuş. Bu karamsar, ıslak ve çamurlu ülkenin uzak bir köşesinde, bir bahçe içindeki kulübede, tek başına yaşıyan bir adamcağız varmış. Evinden pek çıkmaz, kimseyle konuşmaz, kitap okur ya da bahçesi ile uğraşırmış. Aslında zamanının çoğunu bahçesinde geçirirmiş. Amacı bahçedeki balçığı temizleyip, kara toprak üzerinde çim ve çiçek yetiştirmekmiş.

Söylenceye göre; yeşillik, güneşi geri getirecekmiş. Söylence belki de doğrudur diye, sabahları erkenden kalkar, bahçeyi balçıktan temizlemek için saatlerce uğraşırmış. Bu çok zor bir işmiş. Sürekli yağan yağmur altında çamurları temizlemek için harcanan çaba, bir başka çamur ve pis su göleti oluşturmaktan öteye gitmiyormuş.

(more…)




Bil ki kızım, bir zamanlar büyük zenginlikleri ve sürü hayvanları

olan bir tacir varmış. Bu tacir evliymiş, çocuk sahibiymiş. Yüce

Tanrı ona kuşların ve hayvanların dilinden anlama yeteneği de vermiş.

Bu tacirin ev yeri, nehir kıyısında verimli bir toprakmış ve çiftliğinde

bir eşek ile bir öküz varmış.

(more…)




- Hey baksana bana! Ben güzel miyim?

- Niye sordun?

- Merak ediiyorum. Çirkin mi yoksa güzel miyim?

- Güzelliğin yorumu bakana göre değişir. Ben seni güzel bulabilirim ama bir başkası seni itici ve sevimsiz bulabilir.

- Nasıl olur bu?

- Nasıl baktığına, seni nasıl yorumladığına göre değişir. Sende beklediğini bulabilirse sana yakın olur. Yoksa senden bucak bucak kaçar, istemez seni.

Bu sözleri söyledikten sonra, kendinden emin bir tavırla gözlerini yumdu, başını ön ayaklarının arasına sokup, kaldığı yerden uykusunu sürdürdü. Karşısındaki yerinde duramıyordu. Küçücük pencesini uzatıp yavaşça ona dokundu. Birden gözlerini açtı.

(more…)




Dedem Korkut’un dediği gibi: Yıllar önce, develer tellal iken, ben babamın beşiğini sallar iken, doğruluklar ülkesinde insanlar mutluluk içinde yaşaryormuşlar. Tüm insanları mutlu etmenin yolunu bulmuş olduğu için herkes Kral’ı çok seviyormuş.

Bu ülkede herkes gücünün yettiği kadar çalışırmış. Toplanan gelirden gereksinimleri kadar pay alırmış. Ülkede herkes canla başla çalışırken yalnız Kral çalışmaz, çalışanların ürettiğini satıp gelir toplama işini üstlenerek çalışmalara katkıda bulunurmuş. Kral toplanan gelirin dağıtımını kendi yönetir, haksızlık olmamasına özen gösterirmiş.

Bir gün ülkeye tembel bir adam gelmiş. Ülkeyi çok sevmiş. Ülkede yaşamak için Kral’dan izin istemiş. Kral, yaşamla ilgili tüm kuralları anlatmış. Bu kurallara uyduğu sürece ülkede yaşayabileceğini söylemiş. Yabancı adam ülkeye kabul edilince, sevinç içinde Kral’ın yanından ayrılmış ve yeni ülkesinde diğer insanlar gibi yaşamaya başlamış.

(more…)





Bir zamanlar çobanların sürülerini otlattığı yamaçların yakınında bir kurt yaşarmış. Kendi alanındaki bütün hayvanları avlarmış. Ağzını sürebildiği tek bir av bile kalmayınca ister istemez çobanların sürüsüne göz dikmiş, oradan medet ummaya başlamış.
Ama bu işi nasıl yapacağını da ince ince planlamış. Önce bir çoban kıyafeti bulmuş, giymiş. Şapkasını gözlerine kadar indirip sürüye yaklaşmaya, biraz uzaktan olup bitenleri gözleyip uygun anı beklemeye başlamış.
Gerçekten de bir süre sonra çoban ağacın altında yemeğini yemiş, yere serdiği ceketinin üzerine kıvrılmış. Yardımcısına, sürüye dikkat etmesini söyleyip uyumaya başlamış.
Yardımcısı büyük köpeğin önüne bir kemik fırlatıp sırtını ağaca dayamış, sürüden gözünü ayırmamasını tembihleyip bir süre sonra oturduğu yerde şekerleme yapmaya başlamış.
Büyük köpek küçük köpeğe bir iki homurdanmış, “biraz işim var, sürü sana emanet” deyip çalılıkların arasına girmiş. Kemiğini kemirip, sonra da uykuya dalmış.
Herkes uyur da küçük köpek uyumaz mı? Çevreye bakmış. Uzaktan kurdu görmüş aslında, ama kıyafetinden ötürü insan sandığı bu yabancıdan tehlike gelmeyeceğini düşündüğünden o da yummuş gözlerini.
“İşte beklediğim an” diye sevinmiş kurt. Usulca sürüye yaklaşmış. Elindeki sopayı sallayarak koca sürüyü kendi topraklarına doğru götürmüş.

(more…)




Küçücük yeni doğmuş bir kurt yavrusu, yuvarlanır gibi emekleyerek, yere uzanmış annesinin yanına gitmiş. Diğer kardeşlerine aldırmadan, açık ağzıyla, ucundan süt sızan bir memeye ulaşmış. Başlamış çok, çok emmeye. Anne kurt,

- “Yavrularım tedirgin olmasın”, diye sessizce duruyormuş. Baba kurtsa biraz ileride sivri kulaklarını dikmiş çevreyi kolluyormuş. Kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırmış, çevresine bakarken dişlerini gösterip hırlıyormuş. Baba kurdun amacı, anne yavrularını beslerken, onları çevreden gelebilecek olası bir tehlikeden korumakmış. Arada başını göğe doğru uzatıp, arka ayaklarının üzerine çömelir, uzun uzun ulurmuş. Öyle uzun ve ürpertici bir uluması varmış ki, çevredeki hayvanlar sesi duyunca korkar, yuvalarına saklanıp titreyerek ulumanın bitmesini beklermiş. Kolaysa birisi kurt yavrularının yanına yaklaşmaya çalışsın. Baba kurt, onun üzerine saldırır, hemen oracıkta parçalarmış. Kurdun çevresine korku salmasının en büyük nedeni, yavrularını korumakmış.

Kurt yavruları tehlikeden uzak, Dünya’nın acımasızlığını bile anlamadan, anne ve babalarının koruyucu gölgesinde büyümeye başlamışlar. Kah birbirleriyle oynaşır, kah kovalamaca oynayıp, zaman geçirirmişler. Anneleri tüylerini yalarken gözlerini yumar, mutluluk içinde uykuya dalarmışlar.

(more…)




Ali akıllı, büyüklerine saygılı ve sevimli bir çocukmuş. Her açıdan güzelliklerle dolu bu çocuğun, küçük bir kusuru varmış. Ali pek çok çocuk gibi oyun oynamayı çok seviyormuş. Hangi çocuk oyun oynamayı sevmez ki? Ama Ali, oyundan başka hiçbir şey yapmak istemiyormuş. Kendisinden, bir iş istediğinde “Yapmam” demiyormuş ama hiç bir işi yaptığı da görülmemiş.

Diyelim babası:

- Gidip bakkaldan ekmek alır mısın?

Dediğinde, hemen giyinip evden çıkıyor, bakkala değin koşarak gidip, ekmeği alıyormuş. Bakkaldan dönerken, çoğu zaman top oynayan çocuklara katılıyor, aldığı ekmeği oyun alanında bir kenarda unutup, eve çok geç ve eli boş dönüyormuş. Bunu yalnız ekmek alırken yapmıyormuş aslında. Hemen her işi, bunun gibi; ya yarım yapıyor, ya da hiç bitiremiyormuş.

Her işi böyle olunca, doğal olarak ödevlerini yaparken de aynı davranışı gösteriyormuş. Ödev yaparken oyuna dalıp, unutuveriyormuş dersini. Annesi de, babası da onu bu huyundan vaz geçirmek için çok uğraşmışlar ama başaramamışlar. Ali hep bildiği gibi davranmış.

Bir gün hava çok güzel ve güneşli olmasına karşın, annesi Ali’nin sokakta diğer çocuklarla oyun oynamasına izin vermemiş.

- Önce ödevini yapacaksın. diye diretmiş.

Ali istemediği halde, odasının yolunu tutmuş. Yüzünü asıp, masanın başına oturmuş. Defterini ve kitaplarını açmış isteksizce. Saati de tam karşısına gelecek biçimde yerleştirmiş. Kocaman çalar saatin tik tak sesleri arasında ödevini yapmaya başlamış.

Kitabından bir sözcük okumuş, onu defterine yazmadan saate bakmış “İlerliyor mu?” diye. Saatten tik tak sesleri geliyor ama akrep de yelkovan da ilerlemiyor, yerinde sayıyormuş. Sanki Ali’yle alay eder gibi çalışma süresinin uzamasını istiyormuş, hem de gülerek. Ali dayanamayıp söylenmeye başlamış:

(more…)




Bir vaktin birinde bir adamın bir oğlu varmış. Bu adam kuş tutup satmakla geçinirmiş. Günlerden bir gün hastalanıp ölmüş. Oğlu da babasının ne ile geçindiğini bilmezmiş.

Bir gün anasına, -Ey ana, benim babam geçimini hangi yoldan sağlardı? Bari söyle de, yapabilirsem biz de onunla geçiniriz- deyince anası, - Oğlum, senin baban kuş tutup satarak geçinirdi-der. Oğlan,- Kuşları neyle tutardı babam?- diye sorar. Anası da , - Oğlum, tavan arasında babanın bir kapanı vardır, onunla tutardı- deyince, oğlan tavan arasına çıkıp kapanı alır. Kıra giderek, bir ağacın üstüne kapanı kurar. Derken efendim, bir karga gelip kapana tutulur. Oğlan ağaca çıkıp kapanı alınca, karga yalvararak, oğlana; - Beni salıver. Sana para edecek güzel kuşlar yollarım. Sen de onları tutup sattığın vakit çok para kazanırsın- deyince, oğlan karganın yalvarmasına dayanamayıp onu salıverir.

(more…)




Aç kurt dişine göre bir av aranırken, dağ ova dolaşırken sıska bir köpekle karşılaşmış. Köpek bir deri bir kemikmiş gerçekten. Kaburgaları incecik derisinin altından fırlayacakmış gibi çıkıyormuş.

Ama kurt avının şişman mi zayıf mı olduğunu düşünecek durumda değilmiş. Hırsla köpeğe saldırmış. Köpek birden seslenmiş:
“Dur kurt dostum. Görmüyor musun benim ne kadar zayıf oldugumu!”
“Görüyorum elbette” diye homurdanmiş kurt, “ama ne yapayım, benim de karnım çok aç!” “Ne kadar aptalsın dostum. Bugün iki lokma yiyecegim diye açgözlülük ediyor, yann tatlı bir ziyafetin firsatını kaçırıyorsun.'’

“Ne diyorsun sen?” diye duralamış kurt. Köpeğin neyi ima ettigini anlayamamış. Saf bir kurtmuş çünkü.
“Ne demek mi istiyorum? Sana daha basit anlatayım: Beni bugün böyle bir deri bir kemik yersen, yann veya yanndan sonra semiz bir köpek olunca yiyemezsin. Basit değil mi?”

(more…)




Çok eski çağlarda, ülkenin birinde, dinazorların yuvalandığı bir yer vardı. Dinazorlar, yavrulama zamanı geldiğinde, yumurtalarını buraya bırakırdı. Bazı dinazorlar, bırakılan yumurtaların başını bekler, yavruların yumurtadan çıkışında, onların yaşama alışmaları için gereken ilk desteği sağlama görevini üstlenirdi. Bu dinazorlara “Öğretmen” denirdi. Dinazor yavruları, kendi başlarına yaşamlarını sürdürebilecekleri büyüklüğe gelince, yuvadan ayrılıp, ülkenin diğer yerlerine yayılırdılar.

Yuvadan çıkan dinazor yavrularının çoğu, ülkenin en verimli topraklarının bulunduğu batıya göç ederdi. Burada, yeşillikler ve bol yiyecek vardı.

Batının en verimli alanları, yedi tepeye yayılmış ağaçlık bölgeydi. Buraya “Yedi Tepe Ormanları” denirdi. Dinazor yavruları en çok, Yedi Tepe Ormanları’na giderdi. Yedi Tepe Ormanları’nın nehir gibi akan mavi denizin yanında olması, buraya ayrı bir güzellik veriyordu. Ormandaki hayvanlar, çoğu zaman dinlenmek için deniz kıyısına iner, boğazın diğer yakasındaki ormanlara ve kıyıdaki kumsala bakıp, zaman geçirir, birbirleriyle oynayıp eğlenirdi.

Yedi Tepe Ormanları’nda yaşayan dinazorların sayısı çoktu. Dinazorlar, ormandaki ağaçların arasında gizlenerek yaşadıklarından, sayılarının ne denli çok olduğu, diğer hayvanlarca bilinmezdi. İri gövdeli dinazorları görenler, onlardan korkup kaçardı. Gerçi dinazorların çoğu, başka hayvanlara zarar vermeden, ormandaki yiyeceklerle yetinmeye çalışırdı ama, diğer hayvanlar onların ürkütücü büyüklüğünden çekinir, onlara pek yaklaşmazdı.

(more…)




Uçsuz bucaksız düz bir ovanın ortasında, gökyüzüne doğru uzanan yüce bir yanardağ varmış. Görkemli görüntüsüyle, dimdik, alımlı duruşu ile taa uzaklardan, herkesin ilgisini çekermiş. Tepesi çoğu zaman bulutlarla kaplıymış. Bazen bulutların arasından ak saçları, beyazlaşmış sakalı görünür, ama yüzü pek seçilmezmiş. O hep kendi dünyasında, bulutların arasına sakladığı başıyla sesizce ovayı gözlemlermiş bir bekçi gibi. Bazı günler, ova halkı onun gülmeyen yüzünü, çatık kaşlarını bile gördüklerini sanırmış.

Bir söylenceye göre bu sönmüş yanardağ, çok eskilerde buraların tek hakimi olan Ulu Kral’ın ta kendisiymiş. Ulu Kral, bir gün üzüntüden ovanın otasında ağlamaya başlayınca bu yanardağ oluşmuş. Akan lavlarla yanardağ göklere kadar yükselmiş, ova halkını acılara boğduktan çok sonra durulmuş, bugünkü konumuna dönmüş. Söylenceye göre yanardağın tepesindeki bulutlar, Ulu Kral yeniden insan oluncaya kadar dağın tepesini ova halkından saklayacakmış. Ova halkı, Ulu Kral yine öfkelenirse, yanardağ korkunç lavlarını çevreye saçabilir diye çok korkarmış.

(more…)




Denizin kıyısındaki küçücük bir kumsalın çevresini saran tepeler, kumsalın iki yanından denize doğru yengeç kolları gibi uzanmıştı. Kumsal, kollarını açmış, denizi kucaklamak istiyordu… Denize uzanan kayalara dalgalar çarpıyor, köpürerek beyazlaşıp üstlerini örtüyordu. Dalgalar çekilince, kayaların koyu renkli ıslak çıplaklığı görünüyordu…

Küçücük kumsal, koyun içindeki denizle kucaklaşmış sessizce güneşlenirken, çevredeki tepelere doğru bakınca, kumsalın yeşil otlar arasında kaybolduğu, ileride yeşil örtünün, yer yer ağaçlarla gölgelendiği görülüyordu. Burası insan eli değmemiş, doğanın en güzel köşelerinden birisiydi…

İşte masalımız bu güzel doğa parçasında, dalgaların dövdüğü kayaların hemen dibinde geçer…

* * * * * * *
 
 
(more…)




Yeşil başlı erkek ördek, kanatlarını çırparak gölün kenarına doğru koşmuş. Göldeki balıkçıllara, filamingolara sevinçle seslenmiş:

“Baba oldum! Baba!”. Perdeli ayaklarıyla, kıyı boyunca badi badi koşuştururken sevinçle bağırıp, baba olduğunu herkese duyurmuş. Suda ince uzun ayaklarını ve uzun gagalarını kullanarak avlanmakta olan balıkçıllar ve filamingolar, gagalarını şakırdatarak ördeği kutlamışlar.

Sonra hiç bir şey olmamış gibi avlanmayı sürdürmüşler. Gölün çevresindeki ağaçlarda ötüşüp duran serçeler ardı ardına “Ne oldu? Ne oldu?” diye seslenmişler.

Yeşil başlı ördek keyifle “Baba oldum” demiş. Serçeler de kanat çırpıp, sevinçle ötüşerek ördeği kutlamışlar. Serçelerden birinin “Bu mutlu haberi herkese duyuralım” demesi üzerine, gölde avlanmakta olan bir balıkçıl işini bırakıp uzun bacaklarını suyun yüzeyine değin kaldırarak ağır ağır gölün diğer kıyısına değin yürümüş.

(more…)




 Vaktiyle bir asker varmış. Uzun yıllar krala canla başla hizmet etmiş. Savaş sona erip de asker, aldığı birçok yara yüzünden daha fazla hizmet edemeyecek duruma gelince, kral kendisine demiş ki:

- Köyüne gidebilirsin, bundan sonra sana gereksinmem yok. Artık eline para geçmeyecek, çünkü bana karşılığında hizmet eden ücret alır.

Bunun üzerine asker, şimdiden sonra nasıl yaşayacağını bilememiş. Tasalı tasalı çıkıp gitmiş. Akşamleyin bir ormana varıncaya kadar boyuna yürümüş. Ortalık kararınca bir ışık görmüş, yakınına gitmiş, bir eve gelmiş. İçeride bir cadı oturuyormuş.

Asker ona:

- Bana geceleyin yatacak bir yer, bir parça yiyecek, içecek ver. Yoksa ölüyorum! Demiş.

Kadın:

- Yolunu şaşırmış bir askere kim ne verir ki? Ama ben merhametli davranacağım. İstediğimi yaparsan seni kabul edeceğim! Demiş.

- Ne istiyorsun?

- Yarın bahçemi kazacaksın!

Asker razı olmuş. Ertesi gün olunca var gücüyle çalışmış. Fakat akşam olmadan işi bitirememiş.

Cadı:

- Görüyorum ki, demiş, bugün daha fazla yapamayacaksın. Bir gece daha seni alıkoyacağım. Buna karşılık yarın bana bir yük odun yarıp parçalayacaksın.
(more…)




Ayna ayna, güzel ayna

Ayna ayna, şeker ayna

Ayna ayna, cici ayna; kim neler yaşamış anlat bana…

Ve sevgili aynacık gece mavisinde başlamış anlatmaya…

Güzel bir ilkbahar sabahında, henüz kimsecikler yatağında doğrulmamışken, kuşlar o dal senin bu dal benim uçuşmaya başlamışlar bile. Yeni yeşermiş ağaçlar rengarenk çiçekleriyle yeryüzüne yeni bir hayat sunuyorlarmış. Önce gök aydınlanmış, sonra güneş hafifçe başını çıkarmış saklandığı yerden. Güller, karanfiller, zambaklar, papatyalar, küstüm çiçekleri, menekşeler, sümbüller… birbiriyle yarışır gibi açıyorlarmış.

İşte böylesine güzel bir bahar sabahında, insanlar uyanmak için hiç de zorlanmazlarmış. Gözlerini açar-açmaz çiçeklerin süslediği bahçelerine koşarlar, o mis kokulu havayı ciğerlerine doldururlarmış. Günleri sevinç ve neşe içinde geçermiş.

İlkbaharın, tüm güzelliğini hediye ettiği bu memlekette herkes güler yüzlü, merhametli, konuksever ve iyi kalpliymiş. Bir karıncayı bile incitmekten korkarlarmış. Kazandıklarının bir kısmını fakir olanlara hediye ederler, onların sıkıntılarını azaltmaya çalışırlarmış.

Fakat bu memlekette kese kese altınları, elmasları, gümüşleri, sandık sandık incileri olan bir adam yaşarmış ki; bir kez olsun güldüğünü gören olmamış. Kapısını kim çalsa en ağır sözlerle onu evinden kovarmış. Hiç kimseden hoşlanmadığı için hiççimse de ondan hoşlanmazmış.
(more…)




 Bir gece sevgili aynacık yine gelmiş padişah kızının başucuna. Masalını anlatmaya başlamadan önce demiş ki:

- Sevgili padişah kızı; büyük kalpler, büyük binalar gibidir; daima kendilerini gösterir.

Pencereden baktığında göremediğin dağın ardında, küçücük bir devlet varmış. Küçük bir devletmiş ama, insanları pek şirinmiş. Irmakları, dereleri, ağaçları, çiçekleri… her şeyi küçücükmüş bu devletin, hem de pek güzelmiş.

İşte bu devletin bir de padişahı varmış. Sarayında oturur, hiç usanmadan düşünür dururmuş. Artık dayanamayacak hâle gelmiş. Vezirlerini çağırmış yanına:

- Zaman kaybetmeden haber salın memleketin dört bir köşesine. Her kim bana Hızır’ı gösterirse, dilesin benden ne dilerse. Her bir isteği emirdir benim için. Artık gücüm kalmamıştır. Bu merak birgün öldürecek beni.

(more…)




Bir varmış, bir yokmuş…Çok söylemesi günah, az söylemesi sevapmış… Allah’ın kulu dağdan, taştan çokmuş…

Masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı…

Vakti zamanında bir kadının üç oğlu varmış. Kocası yeni öldüğü için fakirmişler. Hazıra dağlar dayanmaz, derler. Ellerindeki, avuçlarındaki tükendikten sonra geçim sıkıntısı çekmeye başlamışlar.

Bir gün kadın, üç çocuğunu da yanına çağırarak:

Artık büyüdünüz, yetiştiniz, demiş. Çalışıp hayatınızı kazanmalısınız. Evde ne para, ne de yiyecek kalmadı. Gidip kendinize iş bularak çalışın. Ben de komşularda çamaşır yıkayarak geçinirim… Üç kardeş, torbalarına kuru ekmek, peynir, biraz da soğan koyarak analarına veda edip yola çıkmışlar.

Az gitmişler, uz gitmişler… Öğleye doğru bir su başına varmışlar. Yemek yiyip dinlenmek için oturmuşlar.

Büyük kardeş demiş ki :

Üçümüzün torbasında da yiyecek var. Daha ne kadar yol gideceğimiz belli değil. Yiyecekleri bitirirsek, belki aç kalırız. Onun için şimdi birimizin torbasındaki yiyecekleri yiyelim. Öteki torbalarda bulunan yiyecekler kalsın. Sonra da sıra ile onları yeriz.

Öteki kardeşleri onun bu teklifini kabul etmişler. Bunun üzerine o, en küçük kardeşine dönerek:

(more…)




Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir padişahın üç oğlu varmış.

Padişah, aklı oldukça kıt bir adammış. Yaşına, padişahlığına yakışmayan hareketler yapar, herkesi kendine güldürürmüş. Devlet işleriyle hiç uğraşmazmış. Vaktini hep ava gitmekle, eğlenceler tertiplemekle geçirirmiş.

Günlerden bir gün, üç oğlunu da yanına çağırmış, onlara :

Söyleyin bakayım, diye sormuş, beni ne kadar seviyorsunuz?

Babalarının böyle tuhaf hallerine alışık olan şehzadeler, onun bu sorusunu hiç yadırgamamışlar. Fakat, onun, sorduğu bir şeye karşılık verilmediği zaman da ne kadar kızdığını bilirlermiş. Önce en büyük şehzade cevap vererek :

Babacığım, demiş, sizi altın kadar, elmas kadar, pırlanta kadar seviyorum.

Büyük oğlunun bu cevabı padişahın pek hoşuna gitmiş. Kahkahalarla güldükten sonra, ortanca oğluna bakmış :

Ya sen beni ne kadar seviyorsun bakayım? diye sormuş. O da :

Babacığım, demiş, ben sizi bal kadar, börek kadar, kadayıf kadar seviyorum.

Ortanca oğlunun cevabı da padişahın hoşuna gitmiş. Gene kahkahalarla gülmüş. Sonra en küçük şehzadeye dönerek:

Söyle benim küçük oğlum, demiş, ya sen beni ne kadar seviyorsun bakayım?

Küçük oğlan, birdenbire cevap verememiş. Biraz yutkunduktan sonra:

Babacığım, demiş, ben sizi tuz kadar seviyorum.

(more…)




Masal masal matitas… Kalaylandı bakır tas… çukura düştü çıkamaz… Pır pır eder uçamaz.

Var varanın, sür sürenin… Habersiz bağa girenin, hali yaman demişler… Masaldır bunun adı… Söylemekle çıkar tadı… Her kim dinlemezse bunu, hakkından gelsin kambur dadı…

Bir varmış, bir yokmuş. Vakti zamanında bir padişahın üç oğlu ile bir küçük kızı varmış.

Küçük kız bir gün bahçede oynarken ortadan yok olmuş. Aramışlar, taramışlar, etrafa atlılar salmışlar, yok… yok… Yer yarılıp yere mi girdi, gök alçalıp göğe mi uçtu? Bilen, anlayan olmamış… Öldüğüne dair bir işaret de bulunmadığı için, padişah babası ile sultan annesi :

Sihirli bir el değmiş, kızımızı alıp götürmüşler, bir gün çıkagelir elbet! diyerek üzüntülerini azaltmaya çalışmışlar.

Sarayın bahçesinde çok değerli bir elma ağacı varmış. Fakat bu ağaç, senede bir tek elmadan başka elma vermezmiş, vermezmiş ama, bu elmanın renginin güzelliğine de başka elmalarda rastlanmaz, hele tadına hiç doyum olmazmış. Onun için, padişah, elmayı her sene törenle kopartır, küçük küçük doğratarak hoşaf kaynattırır, bütün saray halkına birer yudum içirtirmiş. Kimsenin gönlü kalsın istemezmiş.

O yıl elma yine olmuş. Elmayı kopartmak için tören günü bahçede toplanıldığı zaman ağaçta yapraklardan başka bir şey görememişler. Saray halkından hiç kimse elmayı koparmayacağı için, bu işi dışardan biri yapmıştır, diye düşünmüşler.

Ertesi yıl elma yine olmuş. Birisi koparmasın diye, elmanın iyice olacağı güne kadar ağacın dibinde nöbet bekletmeye karar verilmiş. Padişahın büyük oğlu :

Baba, demiş, nöbeti ben beklemek istiyorum…

Babası, büyük şehzadenin bu düşüncesine hayır dememiş. Büyük şehzade, ağacın dibine oturmuş, beklemeye başlamış. İlk gece uyku bastırdığı halde uyumamış, sabahı dar etmiş. Elma yerinde duruyormuş. İkince gece uyku daha çok bastırdığı halde, büyük şehzade, o gece de uyumamış. Üçüncü gece yorgunluğu artmış olan büyük şehzade, göz kapaklarının kapanmasını engel olamamış, kendini tatlı uykunun derinliklerine farkında olmadan bırakmış.